Sal10162018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DEĞİŞİMİ ANLAMAK HANGİ DEVLET?
Çarşamba, 13 Ağustos 2014 11:31

HANGİ DEVLET? Featured

Written by
Rate this item
(1 Vote)

Modern devletin meşruiyetinin neye dayandığı önemli bir konudur. Devlet tasarımında var olan iki eğilimden birine göre; devlet gücünü kendisinden alır ve devlet egemenliğine sınır konulmaz.

Gücünü ve meşruiyetini kendinden alan devlet bu nitelikleriyle, toplumun üstünde yer alır. Bu devlet anlayışında “sivil toplum” zararlı sayılır. Devletin egemenliğine sınır getiren karşıt görüş ise; modern devleti, sivil toplum içindeki kurumlardan sadece biri olarak görür ve devletin meşruluğu kendinden menkul değildir. Bu nedenle devlet bireyler üzerinde bir tahakküm kuramaz.

Uygulamalara baktığımızda tek bir devlet biçimi yok. Egemenliğin tek kişiye ait olduğu monarşik devlet, belli bir sınıf ya da gruba ait oligarşik devlet, kaynağı dine dayalı teokratik devlet ve egemenliğin halka ait olduğu demokratik devlet şekilleri mevcut. Devleti yönetme sorumluluğu; monarşilerde kral, oligarşilerde oligarklar, demokrasilerde ise hükümettedir.

Thomas Hobbes’e göre başlangıçta insanların hak ve özgürlüklerini korumak için oluşturulan devlet, zaman içinde büyüyor ve kuruluş ilkelerinden sapıyor. Örneğin, varlık nedeni bireyi korumak olan devlet, birey üzerinde tiranlık kurmaya başlıyor.”İyiliksever” devleti temsil eden krallar, imparatorlar, padişahlar zaman içinde insanlara zulmediyorlar.  Yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, kişisel özgürlükler yok sayılıyor. Ekonomi geliştikçe, devlet faaliyetleri de artıyor. Harcamalar da buna paralel olarak artıyor, vergiler yükseliyor, yenileri ekleniyor. İsraf ve savurganlıkların çoğaldığı bu süreçlerde, devlet asıl varlık nedeninden uzaklaşıyor ve sosyal maliyeti yüksek bir kurum haline dönüşüyor.

Egemenliğin kaynağı bireyler arasındaki toplum sözleşmesidir. Devlet, toplum sözleşmesiyle birbirine bağlı bireyler, yani yurttaşlar için vardır. Devlet yurttaşların arasındaki sözleşmeyle meşrulaşır ve varlık nedeni olan toplumu aşamaz. Bu görüş ise “Hukuk Devleti”nin temelini oluşturur. Hukuk Devleti hukukla sınırlandırılmış devlet olarak tanımlanır. Bir başka deyişle, devlet kendi yaptığı hukukla kendini sınırlandırır. Burada amaç kişilerin değil, yasaların egemen olmasıdır. Zaten, ilkçağdan bu yana devlet gücü, bu gücü elinde tutana karşı hep sınırlandırılmak istenmiştir. Devletin hukukla bağlanması ve hukukla yetkilendirildiği ölçüde faaliyette bulunabilmesi esastır. Kaba kuvvet ve keyfilik yerine, herkes için geçerli kuralların yani hukukun egemen olması amaçtır. Hukuk yoksa devlet de yoktur. Hukukun olmadığı yerde var olan örgütlü şiddettir. Hukuk devletinde kişiler arasında keyfi olarak ayrım yapılamaz.

Devlet; insan hakları, medeni haklar ve siyasal haklar temelinde bireylere eşit muamele etmekle yükümlüdür. Bireyin özgürlüğü ve insan hakları en önemli değerlerdir. Bunun için öncelikle devletin anayasa ile çerçevelenmesi, devlet gücünün paylaştırılması, yani yasama, yürütme ve yargı erkinin ayrılması, devlet faaliyetlerinde hukuk güvenliğinin sağlanması, bağımsız yargı denetiminin gerçekleşmesi ve devletin birey karşısında mali sorululuğunun bulunması gerekir.

Hukuk devleti hak ve özgürlükleri hukuk aracılığı ile koruyan devlettir, bireylerin özgür ve eşit olmaları ve insan haklarının güvence altına alınmasını sağlamak durumundadır. Ancak hukuk devletinin ekonomik ve sosyal eşitsizliklerden kaynaklanan sorunların çözümünde doğrudan bir katkısı yoktur. Yoksul açısından yasaların önünde eşit sayılmanın bir önemi yoktur. Eviniz yoksa mülkiyet hakkından söz etmek ya da paranız yoksa seyahat etme özgürlüğünden söz etmek ne denli anlamlıdır? Hukuk devleti, bireyi kuramsal olarak güvence altına almıştır, ancak günümüzde kitle kültürü insanı sürekli tüketen bir edilgen nesne haline getirmiştir. Kitle kültürünü pazarlayan medyanın insanın üzerindeki baskısı ortadadır. Bu koşullarda insanın özgürce hareket etmesi, düşüncelerini özgürce geliştirmesi giderek zorlaşmaktadır.

“Sosyal Devlet” ekonomik ve sosyal eşitsizliklerden kaynaklanan toplumsal sorunların ve huzursuzlukların giderilmesi için, sosyal demokratlar tarafından geçen yüzyılda geliştirilen bir kavramdır. Anayasalarda hukuk devleti ile sosyal devlet kavramlarına birlikte yer verilse de, aralarında bir ortaklıktan söz etmek kolay değildir. Bu kavramlar arasında ortaklıktan çok karşıtlıklar söz konusudur. Sorun devletin egemenliğinin niteliği ve sınırları ile ilgilidir.

Devletin işlevi ne olacaktır? Kapitalist ekonomiyi koruyan ve teşvik eden, ancak hiçbir müdahalede bulunmayan bir hukuk devleti midir? Yoksa eşitsizlikleri en alt düzeye indirmek amacıyla ekonomiye ve toplum yaşamına müdahalede bulunan sosyal devlet midir?

Hukuk devleti özgür girişimciliğe ve pazar ekonomisine dayalı bir düzeni öngörürken; sosyal devlet bu yapının yarattığı eşitsizlikleri giderebilmesi amacıyla, bu düzene sınırlar getirir. Hukuk devleti ile sosyal devletin çeliştiğini söylemek; eşitsizliği yaratan sosyo-ekonomik düzenin devamını istemek demektir. Hukuk devletinin sosyal devleti içerdiğini söylemek de inandırıcı değildir. Sosyal devlete herkesin ihtiyacı vardır. Hukuk devletinin öngördüğü kişisel özgürlüklerin güvence altına alınması; sosyal gerilimlerin ve çatışmaların azaltılması, ancak hukuk devletinin sosyal devleti içine almasıyla mümkündür. Özetle, hukuk devleti sosyal devlet içersinde anlamlıdır, değerlidir. Sosyal güvenliğin olmadığı bir yerde “hukukun üstünlüğü” nün de bir anlamı yoktur.

 

Kaynak:

Leviathan “Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Gücü”,  Thomas Hobbes

 

Read 1113 times Last modified on Pazar, 29 Nisan 2018 12:19