Pz05272018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DEĞİŞİMİ ANLAMAK POSTMODERN SÜREÇTE DİN VE DEMOKRASİ
Çarşamba, 13 Ağustos 2014 11:56

POSTMODERN SÜREÇTE DİN VE DEMOKRASİ Featured

Written by
Rate this item
(1 Vote)

Bilgi ve iletişim teknolojilerinin büyük sıçrama yaptığı ve sanayi sonrası toplum modelinin ortaya çıktığı 1980’lerde din büyük bir güç kazanmaya başladı. Özellikle İslamiyet siyasal ve sosyal bir güce ulaştı. Dinin günlük hayata girişiyle, hem siyasal, hem de sosyal düşünce derinden etkilendi. Gelenek, kimlik, aidiyet, cemaatçilik gibi kavramlar postmodern süreçte hareketlendi ve yeniden ele alındı. Bu süreçte din, özellikle de İslam post modern bir oluşum olarak gündelik hayatımıza giderek etkin bir yere sahip oldu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde İslamiyet’in hukuk sistemlerinin, sosyal örgütlenmelerin temel belirleyicisi olduğunu biliyoruz. Ancak her paradigma gibi; İslamiyet de bu süreçte başlangıçtaki özgürlükçü ve öncü konumundan giderek uzaklaşmış, siyasal güce kavuştuktan sonra da tutuculaşmıştır. Bireysel özgürlük alanı tanımayan, kamusal yaptırımın öğesi haline gelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ise, Kemalizm ile birlikte bu süreçten kopmuş ve dinin yerine pozitivizmi toplumsallaştırmaya çalışmıştır. Hakim paradigma artık din değil, pozitivizmden beslenen otoriter modernizmdir. Kemalizm bir siyasal pratiktir ve tarihin öznesi de gene devlettir. Ancak devlet; Kemalizm’in laik söylemiyle, öngörülenin tersine, aşkın (dünyevi olmayan) bir hale gelmiştir. Bu süreçte devletle Kemalizm özdeşleşmiş ve dinsel bir boyuta ulaşmıştır. Burada kullanılan “din”, bilgi bilimsel ve kültürel olarak dinsellik anlamındadır. Kemalist hareket bu süreçte İslam’ın ümmetini ve kulunu, Cumhuriyet’in yurttaşına dönüştürmeye çalışmıştır. Ancak, bu yurttaş ne yazık ki, bireye dönüşememiştir. Bunun nedeni pozitivist ve otoriter modernitedir. Çünkü Kemalizm’in modernist yaklaşımı teknolojiyi öne çıkarır ve kamusal haklar, sivil hakların önündedir. 

Kemalist devrimle, Osmanlı döneminin ideolojik üst yapısı olarak görülen dinsellikten kopma beklenmiştir. Ancak Osmanlı’dan kalma bu zihinsel model, bu düşünce biçimi Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Pharta Chatterejee’nin vurguladığı gibi bu bir zihinsel gerçekliktir. Bir tercih olarak değerlendirilmemelidir. Yani, “Bir önceki zihniyet, bütün değişiklik görüntüsüne karşın, yeni dönemde de devam eder. İşte bu nedenle, yurttaş yaratılmış da olsa ümmetin bir versiyonundan ileri gidememiştir. Cumhuriyet’in temel zihinsel yaklaşımları bilimseldir, nesneldir ve topluma kazandırılmak istenmiştir. Bu nedenle dinsel taassubun karşısına “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” vurgusu yapılmıştır. Böylelikle dinsel modelin bilime karşı olduğu zımnen ileri sürülmüştür. Dinden kopuşun ortaya çıkardığı büyük boşluk ise devletle ve onu yöneten siyasal iktidar ile doldurulmaya çalışılmıştır. Bu dinin devlet tarafından denetlenmesi demektir ve Kemalist laikliğin temelini oluşturur. Bu otoriter siyasal yaklaşım, devletin gücünün artması, büyümesi ve katılaşmasına yol açmıştır. Bu bireysel alanın, devlet ve onun kontrolündeki kamusal alan tarafından daraltılması demektir. Bu süreçte “birey” ortaya çıkamaz. Bireyin edilgenleşmesi kaçınılmazdır. Bireysel alanı kendisi düzenleyen devlet, ulus- devlet ile cemaatleri geri plana atmıştır.

Sanayi toplum modeli yerini bilgi toplumuna bırakmaya başladığı 1980’lerden itibaren, ulus-devlet modeli küçülme sürecine girmiştir. Bu süreçte, merkezi otorite zayıflamıştır ve devletin kontrol ettiği kamusal alan da giderek daralmaktadır. Ortaya çıkan boşluk ise “sivil toplum” ile doldurulmaya çalışılmaktadır. Sivil toplumun son 20- 30 yıldır güçlenmesinin ve etkin hale gelmesinin nedeni budur. Bu süreçte yeni ve devlet ötesi bir cemaat yapılanması karşımızdadır. Dinin toplumsal bireysel yaşamlara etkisi de burada yatar. Nedenleri, toplumsal, siyasal ve kültürel olmakla birlikte temelde ekonomiktir. Uluslararası finans kapitalin küreselleşmesi, çok uluslu şirketlerin “küresel aktörler” haline gelmesi en önemli nedenlerdir.

Ulus- devlet bu süreçte başta pazar olmak üzere her alanda etkinliğini kaybetmektedir. Sosyal devlet olgusu bu süreçte yok olma noktasına doğru ilerlemektedir. Korumacı politikalar bırakılarak, kişileri kendi kaderlerine terk eden mantık üretilmiştir. Cemaat örgütlenmelerinin güç kazanması, yeni taraftarlar bulması, insanların kendi başlarının çaresine bakma kaygısının ürünüdür. Bu kaygının yarattığı aidiyet duygusunun bir sonucudur. Modern bir yapı olan ulus- devlete karşı, başlangıçtan bu yana cemaat yapılanmasını savunan kesimler de bu durum karşısında haklı olduklarını iddia etmektedir. Aslında dinsel eğilimlerin güçlenmesi, keskinleşmesinin temelinde sosyal devletin çöküşü yatmaktadır. Ancak dinsel tavırlarla bu çöküşe adeta bir meşruiyet kazandırılmaya çalışılmaktadır. 

Modernitenin temelinde gelecek düşüncesi vardır. Belirsiz, düşsel bir gelecek. Bu nedenle de yaşanan günü yok sayar, geçmişi ise tümden reddeder ve yüzleşmekten kaçınır. Olaylara bakışında insani bir bakış yoktur. Kendisini gelecekle değil, geçmişle tanımlayan muhafazakârlıktan ayrıldığı nokta burasıdır. Modernizm insanlara güzel bir dünya, güzel bir gelecek sunma iddiasındadır, ancak modernizm tüm ütopyalarıyla bir sistem olarak artık yoktur. Bu nedenle hem bu dünyaya, hem de öteki dünyaya ait iki ütopya sunan “din”e geniş kitlelerin ilgi duyması doğaldır. Unutmayalım ki; insan bilinci bir anda oluşmuyor ve tarihsel birikimden geniş ölçüde etkileniyor. Hasan Bülent Kahraman’ın önemli bir saptaması var; “Din düşüncesi aslında sahip olduğu tüm metafizik özelliklere karşın modernizmle aynı kaynaktan beslenir; otoriterdir, merkeziyetçidir, ütopiktir ve kitleseldir. 1980’li yıllarda dinin bunca etkili çıkışı nasıl yaptığını anlamak için, yaşanan devlet ve ütopya boşluklarına bakmak gerek. Din bu boşlukları doldurmaya en önemli adaydır.”

Modernizm sonrası ortaya çıkan göçebelik, parçalanma, akışkanlık artık bildiğimiz dünyanın sona ermekte olduğunu gösteriyor. Göçebelik başlı başına bir olgudur, yeni kimlik talepleri ise başka bir olgudur. Daha akışkan, daha dinamik bir dünyada artan bireysel tercihler tahammül sınırlarımızı genişletmemizi gerektiriyor. Bu nedenle de günümüzde yeni bir demokrasi anlayışına doğru evriliyoruz. Bugün küresel ve merkezi otoritenin elinde, ancak cemaatlerin oluşturduğu bireysel tercihler etrafında gelişen bir demokrasiye doğru ilerliyoruz. Bu yerel tercihlerin yükselmesidir, demokratik sürecin farklılıklara olanak tanımasıdır. Kendisine tehdit oluşturmamak şartıyla dinsel örgütlere de izin vermesidir. Bu evrede önemli olan E. Fuat Keyman’ın dediği gibi, tekil demokrasi tercihlerinin grup dinamiklerini nasıl etkilediklerini görmektir. Çünkü, giderek özerk bir yapıya sahip olma eğilimi gösteren cemaatlerin her birisi, diğerini dışlayabilir. Dinsel açılımlar öğelerden yalnızca birisidir. Bu bağlamda demokrasi diyalojik bir niteliğe kavuşmak zorundadır. Bu arada vurgulamamız gerekir ki; dinselliğin demokratik bir yapıya sahip olup olmaması da bir tartışma konusudur. Özellikle radikal İslam merkeziyetçi devlet otoritesine karşı bir tür başkaldırı olarak gelişmiştir. İslam’a bakarsak bünyesindeki yapısal özellikler dahi, demokratik bir açılıma engeldir. Çünkü din düşüncesi temelde otoriterdir. Yine Keyman’ın vurguladığı gibi, “İslam ya da başka bir din sistematiği tanımlanmış bir işaretler ağıdır, bu nedenle de farklı görüşler olsa bile, bu yapıdan özgürlükçü ve demokratik bir tavrın çıkmasını beklemek olanaksızdır.”

Modernist devlet, kapitalizmin mantığı ile bütünleşmiş, bireyi tanımlayan bir sistemdir. Ancak birey kendisine yabancılaşmıştır ve “seçilmiş değil, verilen alanlar” içinde hareket edebilir. Bunun sonucu olarak sistem çöktüğünde de boşluğa düşmesi kaçınılmazdır. Birey önce rahatsızlık duyar, sosyal devletin sağladığı olanaklar da geriye çekilince çaresizleşir. Cemaat dayanışması bu boşluğu doldurmanın önemli bir aracıdır. Türkiye’deki İslami hareketler merkezi, otoriter devlete ve onun birey tercihini yok sayan dayatmasına karşı oluşmaktadır. Kişinin kendine ait bir özel alan yaratma çabasındadır. Siyasal İslam bir kimlik olgusudur ve bu kimlik toplumsal alana taşınarak, yani onu siyasallaştırarak özel alanı genişletmeyi amaçlamaktadır. İslam’ın yükselmesini sağlayan en önemli öğe, modernitenin otoriter ve merkeziyetçi bir söylem ve pratik olarak çöküşüdür. Diğer bir deyişle siyasal İslam, postmodernitenin yarattığı boşlukta büyümektedir, ancak modernitenin hoşgörüsüz, katı yanlarını kullanırsa, kendi kendisini yıkması kaçınılmaz olacaktır.

 

Kaynak:  

Modernliğin Gölgesinde Gelenek, Doğu - Batı Düşünce Dergisi

Türk Siyasetinin Yapısal Analizi, Hasan Bülent Kahraman

Türkiye ve Radikal Demokrasi, E. Fuat Keyman

 

 

Read 845 times Last modified on Cumartesi, 05 May 2018 13:55