Cu04202018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DEĞİŞİMİ ANLAMAK DEVLET –TOPLUM GERİLİMİ
Çarşamba, 13 Ağustos 2014 11:57

DEVLET –TOPLUM GERİLİMİ Featured

Written by
Rate this item
(1 Vote)

Türkiye’de demokrasi ve sivil toplum kavramları yıllardır çok kullanılıyor. Nedenini sorguladığımızda karşımıza güçlü devlet geleneği çıkıyor. Osmanlı döneminde devlet- toplum ilişkilerinde yaşanan gerilimin, Cumhuriyet döneminde de azalmadığını görüyoruz. Bu süreçte; pozitivizmden beslenen “otoriter modernizm” ve onun yarattığı “transandantal (dünyevi olmayan) devlet” anlayışının, devlet-toplum ilişkilerindeki gerilimi devam ettirdiğini söyleyebiliriz. Çok partili döneme geldiğimizde ise, “devlet” in bulunduğu merkezde yaşanan parçalanma sonucu “toplum” öne çıkmaya başlıyor.

 

Sivil toplum, ortaya çıktığı 18.Yüzyıldan bu yana gelişerek, devlete karşı mücadelesinde meşruiyet kazanmıştır. Sivil toplumun sağladığı özgürlükten kaynaklanan toplumsal çatışmalar ve devletin bu çatışmaları bastırmaya çalıştığı dönem sonraki aşama olarak tanımlanabilir. En son aşama ise, devletin tepki olarak sivil toplumu yok etmeye çalışacağına dair korkuların geliştiği aşamadır.


“Sivil toplum”; özel alan ile devlet arsında kurulan, devletten bağımsız, gönüllü ve kendi desteklerine sahip bir sosyal yapılanma olarak tanımlanır. Devlet iktidarını sınırlamayı amaçlar; çünkü devlet hukuk çerçevesinde hareket etmek zorundadır ve meşruiyeti buna bağlıdır. Bu nedenle, sivil toplum devletten özerk olmak zorundadır, ancak ona yabancılaşamaz. Devlete karşı saygılı bir dikkat sergiler. Sivil toplumun varlık nedeni iktidar olmak değildir, çünkü bünyesinde farklılık ve çoğulluk vardır. Bir başka deyişle; sivil toplum, topluluğun çıkarlarının tümünü temsil etme çabasında değildir. Bu tanımdan yola çıkarsak, devlet ile toplum arasında demokratik bir ilişki için, hiçbir egemen ideoloji olmaması gereklidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Doğu Avrupa’da sivil toplumun yok edilme sebebi budur. Bu toplumlarda egemen bir totaliter ideoloji vardır ve toplumun çoğulluğu bastırılmıştır. İşçi sınıfı toplumsal gerçeklik olarak ortaya çıkmıştır ve farklı kimliklerin yok edilmesinin meşruiyet kaynağı olmuştur. Sivil toplum total kimlikleri reddeder, bunu yaratan ideolojilere karşıdır. Dolayısıyla sivil toplum despotizmden uzak kalmanın yoludur, demokrasinin sağlıklı olabilmesinin ön koşuludur. Sivil toplumda hiçbir grup ya da topluluk, toplum çıkarlarının tümünü temsil etmez. Bu nedenle de ister sınıf, ister zümre adına bireyin ezilmemesi için güvencedir. Çağdaş demokrasilerde farklılıklar ve çoğulluklar esastır ve ihlali durumunda siyasal çatışma meşru kabul edilir. Toplumun her kesiminin özgürleşmesi öngörülür, özgürlük ve özerklik yasal güvence altında olmak zorundadır.



Türkiye’ye baktığımızda; 1980 darbesiyle toplumumuz siyasetten uzaklaştırılmak istenmiş ve bu süreçte toplumun hemen her alanı denetlenmeye başlanmıştır. Türkiye’deki otoriter devlet anlayışı, tipik bir doğu toplumu olmamızdan kaynaklanmaktadır. Devlet baskıcıdır ve en önemlisi bireyi devlete karşı koruyacak sivil toplumdan yoksundur. Demokrasinin tesisi sivil toplumla doğrudan ilintilidir. Osmanlı’ya baktığımızda; padişah devlet ile özdeştir. Devlet ayakta kalmak için gerekli olan malı reayadan sağlar, karşılığında da adalet sunar. Burada çıkar gruplarının uzlaştırılma ihtiyacı yoktur, amaç devlet için hayırlı olanın belirlenmesidir. Bu düşünce, yarattığı kaygı nedeniyle, devleti korumak adına devleti kutsallaştırır. Sonuç, devletin giderek toplumdan uzaklaşmasıdır. Uzaklaştıkça kutsallaşan, kutsallaştıkça toplumdan daha da uzaklaşan bir devlet anlayışı söz konusudur. Ali Yaşar Sarıbay’ın sözleriyle; “Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de devlet sevilir, devlete sadık olunur, devletin şerefi her şeyin üzerindedir, ayrıca devletin dostu olmayanlar vardır”. Böyle bir kültürde sivil toplum- demokrasi ilişkisi kurulabilir mi?

 

Sosyal bilimciler demokrasinin tesisinin belirli bir siyasal kültüre ihtiyaç duyduğunu dile getirmektedirler. Toplumsal hoşgörü, başkalarına itimat etme, siyasal ve toplumsal kurumlara güven, siyasete ilgi gibi duygulara ihtiyaç vardır. “Dünya Değerler Araştırması’nda yerimiz en alt sıralardadır. Ülkemizde ciddi boyutlarda bir hoşgörüsüzlük ortamı vardır ve bireylerin birbirine itimadı son derece düşüktür. Siyasal ve toplumsal kurumlara güvensizlik kötü yönetimle açıklanabilir, ancak toplumsal hoşgörüsüzlüğümüzü, birbirimize itimatsızlığımızı açıklamamız güçtür. Sivil toplum normatif olarak, farklı olan “öteki”yi hoş gören davranış ve değer yargıları ortaya koyar. Bu nedenle de; yukarıdaki araştırmanın saptadığı konular sivil toplumu doğrudan ilgilendiren bir durumdur.

Son yıllarda İslam-Sivil Toplum- Demokratikleşme ilişkisi araştırma konusudur. Sosyal bilimciler İslam’da sivil toplum kavramlaştırmasına ait negatif ve pozitif olarak üzere iki tutumdan söz ederler. Negatif tutum doğal olarak bu tür bir kavramsallaştırmayı reddeder, çünkü İslam’ın yapısına ters bulur. Pozitif tutum ise; sivil toplumu İslami toplumun en önemli öğelerinden biri olarak görür. Hatta ilk İslami cemaat; coğrafi ve kabilesel esaslara göre bölünen Müslim ve Gayrimüslimleri, kent örgütlenmesinde bir araya getirir. Bu nedenle de sivil topluma ilk örnek olarak gösterilir. Batı Avrupa’da sivil toplum Şerif Mardin’in deyişiyle Batı’nın bir “rüyası olarak ortaya çıkan ve  toplum yaşamını düzenleyen bir araçtır ve bu kavram Batı ile sınırlıdır. İslam toplumlarında, devlet ile birey arasında Ulema, Eşraf, Tarikatlar ve Zanaat Örgütleri gibi yapılanmalar sivil toplumun varlığı olarak gösterilmektedir. Ancak “sivil toplum”u meydana getiren kurumlar onun normatif boyutudur. Önemli olan, o kurumların varlığından çok, belirli davranış ve değer yargılarının oluşturduğu kültürel temelin varlığıdır. İslam’da toplum ise; tartışılmaz biçimde ilahi birliğin yani tevhidin yansımasıdır. Bu yapıda müminler, sosyal olarak eşit oldukları ümmetin parçasıdırlar. Ümmet ise her türlü farklılaşmanın üstündedir ve her türlü sosyal sınıfları, ulusal, etnik bölünmeleri reddeder. “Bölünme” sosyolojik bir olgu olarak ele alınmaz, çünkü “günah” olarak algılanır. Demokrasi ve sivil toplum ise her türlü üstün bir “dış irade” ye karşıdır. Ancak, Ortadoğu toplumlarında devletin ekonomideki kısmi egemenliğine tepki olarak, bir kültür olarak sivil toplumu görebiliriz. Bu bölgede yaşanan, sivil toplumu yabancı sosyal değerleri yerleştirmek olarak algılayan köktencilerle, karşıt düşüncedeki ılımlıların mücadelesidir. Ortadoğu Arap toplumlarında ve Türkiye’de görülen faaliyetler, İslam’ın sivil toplum ve demokrasiyle uyumunu sergilemeye yönelik arayışlardır.

Sivil toplum farklılıkları yükselen değerler olarak vurgular. Farklılıkların bir arada olmasının aracı ise uzlaşmadır. Bu süreçte, farklılık/ tekdüzelik karşıtlığında tutumlar söz konusudur. Birinci tutum total kimliğin ve düzenin reddidir. Diğer tutum ise farklılığın ayrıcalığa dönüştürülme isteğidir. Bu durumda her türlü marjinallik sivil toplumun unsurları olarak sergilenebilir ve post modern süreçte meşrulaşabilir. Bu durum ise; parçalanmayı yaratacağından sivil toplumun despotlaşabileceği anlamına gelir. Sonuç olarak; devlet ve toplum arasındaki demokratik ilişki, yukarıda da vurgulandığı gibi, ancak hiçbir egemen ideolojinin belirleyici olmamasıyla mümkündür. Demokrasinin herkes için iyi olabilmesi de bu koşula bağlıdır.

 

Kaynak:

Demokrasi ve Sivil Toplum, John Keane

Postmodernite Sivil Toplum ve İslam, Ali Yaşar Sarıbay

Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Şerif Mardin 

Read 846 times Last modified on Perşembe, 22 Mart 2018 13:12