Pz05262019

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DEĞİŞİMİ ANLAMAK DÜNYADAKİ DÖNÜŞÜMÜN NERESİNDEYİZ?
Çarşamba, 13 Ağustos 2014 11:58

DÜNYADAKİ DÖNÜŞÜMÜN NERESİNDEYİZ?

Written by
Rate this item
(1 Vote)

Sanayi uygarlığı hüküm sürdüğü son 300 yılda dünyada radikal değişimler yarattı, şimdi ise yerini Alvin Toffler’ın “Üçüncü Dalga” diye tanımladığı yeni bir uygarlığa bırakıyor. Bu uygarlık sanayi toplumundan çok farklı ve yalnız ileri düzeyde sanayileşmiş toplumları değil, yarattığı küreselleşme süreci ile tüm dünyayı etkiliyor. Türkiye’nin hedefi olan “çağdaş uygarlık” bu bağlamda yeniden ele alınmak durumundadır. Çünkü günümüzde sanayileşme gerek üretim gerekse istihdam açısından önemini her geçen gün kaybetmektedir. Bilgi işlem teknolojileri hizmet sektörünün payını sürekli arttırmakta; bunun sonucu meslekler, sosyal örgütlenmeler, değerler değişime uğramaktadır. Bu süreçte geleneklerine bağlı Türkiye’nin iç dinamiklerinde bir kopuş yaşaması kaçınılmazdır, zaten yapısal değişimin sancılarını her alanda yaşıyoruz.

 

Sosyal bilimciler eğitim, bilim ve teknolojiyi dönüşümün en önemli unsuru olarak görüyorlar. Bilindiği gibi tarım toplumunda stratejik kaynak, toprak ve iş gücü iken sanayi toplumunda sermaye öne çıkmaktadır. Yeni toplumda ise; bilgi stratejik kaynaktır ve teorik bilgiyi ürün ve hizmetlere yansıtanlar, araştırma ve geliştirmeye yatırım yapanlar başarılı olabilmektedir. Günümüzde ayakta kalmanın ön koşulu bilgiyi, yüksek teknolojiyi ve nitelikli işgücünü kullanmaya bağlıdır. Hız çok önem kazanmıştır, ölçek ekonomisinin yerini zaman ekonomisi almaktadır. Başaramayanların varlıklarını sürdürebilme şansı yoktur.

Günümüzde rekabette üstün olabilmeniz insan kaynaklarınız ve onun eğitimine bağlıdır. Ekonomide başarınızın, dolayısıyla toplumsal refahı artırmanızın başka yolu yoktur. Bu bağlamda Türkiye gelişmiş dünya ülkelerinin çok gerisindedir. Örneğin, okuryazar olmayanların oranı bilgi çağını yaşayan toplumlarda yüzde 1’in altındayken, Türkiye yüzde 12’lerdedir. Ortaokullaşma oranı söz konusu ülkelerde yüzde 90’larda seyrederken, ülkemizde daha yüzde 60’lara ulaşamamıştır. Yine yüzde 12’lik yüksek öğretimdeki okullaşma oranı ile Türkiye OECD ülkeleri arasında en son sıradadır. Rekabet sıralamasında 22 ülke arasında 21. sıradadır. Özellikle bilim, teknoloji ve insan gücü açısından Türkiye son sırada olmanın yanı sıra, eğitimde insan başına 25 dolar harcama ile en kötü ülkeler arasındadır. Yine OECD verilerine göre, Türkiye’nin GSMH’nın oranı olarak eğitime ayırmış olduğu pay yüzde 2’nin altındadır ve yine en son sıradadır. Bilim ve teknoloji alanında ayrılan pay ise yüzde 1’in altındadır ve Japonya’nın neredeyse 1/6’sı kadardır. Doğal olarak bu durumda teknoloji üretemeyen bir ülkedir ve teknolojiyi ithal etmekten başka çaresi yoktur.

 

Yukarıdaki tablo, Türkiye’nin eğitim düzeyinin nitelik olarak bilgi toplumundan çok uzakta olduğunu açıkça göstermektedir. Bugünkü sistem insanlarımıza düşünmeyi değil, söyleneni yapmayı öğretmektedir. Tekdüze insanları yetiştiren bu süreçte bireylerin yaratıcılığını teşvik etmek mümkün değildir. Zaten sistem insanları “aynı” ve “eşit” olarak kabul etmekte ve standartlaşmayı amaçlamaktadır. Bilgi toplumunda “standartlaşma” yoktur, bu nedenle teşvik edilmez. Standartlaşmanın olduğu yerde “yaratıcılık” gelişmez. Diğer taraftan, rekabetin olmadığı çalışma yaşamında, özellikle az gelişmiş ülkelerde görülen “adam kayırma” gençleri olumsuz yönde etkilemektedir. Böyle bir ortamda insanlar için “diploma” sahibi olmak “nitelikli bir eğitim” almaktan daha fazla bir öneme sahiptir.

 

Ekonomik yapıya baktığımızda, bilgi toplumunda yeni işler yüksek teknolojiye dayanmaktadır. Üretim faktörleri olarak emeğin ve hammaddenin önemi giderek azalmaktadır. Dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerin sahip olduğu “ucuz işgücü” bir avantaj olmaktan çıkmaya başlamıştır. Günümüzde çok yüksek rekabet ortamında “hız” büyük öneme sahiptir. Tüketicinin zevkleri değişkendir, bunları belirlemek ve ona uygun üretimi planlamak geleneksel yavaş üretim süreçleriyle mümkün değildir. Bu nedenle geleneksel çalışma alışkanlıkları ve ilkel teknolojilerle üretim yapan ülkeler, daha ucuz maliyetleri de olsa ayakta kalma şansına sahip değildir. Günümüzde emek- yoğun yabancı sermaye yatırımları gelişmekte olan ülkelerden çekilmeye başlamışlardır. Nitelikli işgücü, zamanında teslimat ve pazar potansiyeli her geçen gün artan değerlerdir. Bu durumda söz konusu ülkeler hızla artan nüfusları ve yetersiz büyüme oranlarıyla başa çıkmakta daha çok zorlanmaktadır. Bilgi toplumunun ileri teknoloji ürünü ekipmanları, ancak üst düzeyde bilgiye sahip, nitelikli insanlar tarafından kullanılabilir. Bu nedenle bilgi toplumuna geçiş kolay değildir. Sorunlar şiddetlidir ve sürecin sancılı olması kaçınılmazdır. Sanayi uygarlığını yaratan “sermaye” günümüzde artık güç olmaktan çıkmakta, yerini “bilgi” ye bırakmaktadır. Ülkeler gerekli bilgiye sahipse, ucuzlayan teknoloji sayesinde çok kısa sürede gerekli malları üretebilir. Dahası,   sembollerin mallardan çok daha önemli olduğu yeni bir ekonomik düzen var karşımızda. Bu düzende; bireyin kendi farklılığını göstermesi, varoluşunu yaratabilmesi ve yansıtabilmesi olanağı önem kazanmakta. Bundan dolayı günümüzde farklılığa ve çeşitliliğe vurgu yüksektir.  Bireycilik toplumsal yapıda önemli bir dönüşüme neden olmuştur. Modernizmin ortaya koyduğu sosyal sınıfların yerini, ortak ilgi ve yaşam tarzları olan gruplar, cemaatler almıştır. Bu dönüşümün oluşmasında kitlesel iletişim gücünün inanılmaz artışı etkili olmaktadır. Özellikle televizyon bu değişimin itici gücüdür. Post-modernizmi, modernizmden ayıran özellikler sıralanırken; tüketicinin pasif konumdan çıkartılıp, aktif konuma getirilmesine yer verilir. Bu durum post- modern tüketicinin farklılığını da vurgulamaktadır. Post- modern tüketicinin temel farklılığı, sembolleri ve imajları hem tüketen hem de üreten aktif durumudur. Sosyal bilimciler Post- modern tüketiciyi; alışverişçi, seçici, iletişimci, karakter keşfedicisi, haz arayıcısı olarak tanımlıyorlar. Bu nedenle, yeni ekonomik düzende bütün ağırlığı mal üretimine vermek, sorunların devam etmesi ve gelişmiş ülkelerle mesafenin artması demektir.

 

Türkiye bilgi toplumu kriterlerine göre son derece geridedir. Nüfusun büyük bölümü yeterli eğitimi almamıştır ve artık sanayi uygarlığının kitlesel üretim biçiminde olduğu gibi vasıfsız işçileri kısa sürede eğitip fabrikalarda çalıştıramazsınız. Çünkü düşük vasıf getiren işler ortadan kalkmaktadır, yeni iş yaratma potansiyeli de giderek azalmaktadır, zaten sorun da buradadır. Köklü dönüşüm politikaları da; yönetmek sancılı olacağından ve başarı için uzun vade gerektiğinden liderler için sürdürmek zordur. Bu süreç, kitlesel üretim sürecinde yürürlüğe sokulan sosyal politikalardan da vazgeçmeyi ve rekabete hazırlanmayı gerektirir. Vasıflı küçük bir grup çok yüksek maaşlar alırken, vasıfsız geniş kitlelerin işsiz kalma tehlikesiyle karşılaşması kaçınılmazdır.

 

Dönüşüm için ele alacağımız bir başka unsur siyasal ve kültürel yapıdır. Başta Yoneji Masuda ve Alvin Toffler olmak üzere sosyal bilimciler; sanayi toplumun “merkeziyetçi” özelliğinin, bilgi toplumunda “çok merkezli” hale dönüştüğünü ileri sürer. Türkiye için bu durum önemlidir; çünkü merkezi otorite Osmanlı’dan bu yana çok güçlüdür ve bu gücü devretmek niyeti de yoktur. Dahası bunu ulusal tehdit olarak algılar. Örneğin merkezi yönetimin yerel yönetimlere yetki devri “güvenlik” gerekçesi ile devamlı ertelenmektedir. Yeni toplumsal yapıda bu merkeziyetçi yapıya yer yoktur. Bilgi teknolojilerinin sınırları aşan özelliği, geleneksel yapıları hızla çözmektedir. Günümüzde birey ve küçük gruplar önem kazanmaktadır. Daniel Bell’in ifadesiyle bu durum ulus devleti aşındırmaktadır. Ayrıca Peter Drucker’ın dediği gibi küreselleşme ile yerelleşme eş zamanda yaşanmaktadır. Türkiye’de güvenlik sorunu dönüşüm için en önemli engel olmakla birlikte, bilgi toplumunun çok merkezli yapısı çözülme sürecini hızlandırabilir. Aksi takdirde; Türkiye’nin kendini dünyadan soyutlaması bir işe yaramayacaktır, tersine gelişmiş ülkelerle mesafenin daha da açılmasına yol açacaktır.

 

Güvenlik dışında bir başka sorun yavaş, kuralcı bürokratik yapının varlığıdır. Böyle bir yapı ile bilgi toplumundaki hızlı karar alma süreçlerini yaşayamazsınız. Bu nedenle devlet yeniden yapılanmalı ve toplumsal taleplere cevap verebilecek esnekliğe sahip olmalıdır. Bu ise; yüksek teknolojiyi kullanmak, merkeziyetçi yapılardan vazgeçmek demektir. Bunun yanında “temsili demokrasi” yerine “katılımcı demokrasi” nin tesisi şarttır. Ve” katılım” siyasetin yanında, işletmeler için de gereklidir. Bilgi toplumunda insan ön plandadır ve onun yaratıcı gücünün teşvik edilmesi esastır.

 

Son olarak Türkiye’nin hedeflediği sanayi toplumunun modernite projesi artık sorgulanmak zorundadır. Çünkü günümüzde bilgi toplumunun özelliği olan post modern kültür yoğun bir biçimde tartışılmaktadır. Sanayi uygarlığının temel özellikleri olan merkezileşme, benzeşmeye dayalı toplumsal uzlaşma, ve kitlesel tüketim artık önemini yitirmektedir. Çağımızda bireyselleşme ve yerel kültürler güç kazanmaktadır, akıl ve bilim sorgulanmaktadır. Atom altı alanda etkili olabilecek, evrenin enerjisiyle işbirliğine dayalı yaratıcı “kuantum düşüncesi” ne ilgi artmaktadır, mistik yapılar güç kazanmıştır. Dünya artık eski dünya değildir. Bu nedenle standartlaşmaya, benzeşmeye, merkezileşmeye dayalı modernite projeleri popülaritesini yitirmeye başlamıştır. İşte bu nedenle; gelişmekte olan ülkelerde geleneksel insanı modern insana dönüştürme politikaları azalmaktadır. Bilgi toplumu hem tarımın, hem de sanayinin egemen olduğu toplumlardaki merkeziyetçi, otoriter yapıları çözmektedir. Post modern bir söylem olan “Her şey olabilir” günümüzde genel kabul görmektedir. Yükselen anlayış rölativisttir (göreli),  amaç insanı özgür kılmaktır, onun yaratıcılığını teşvik etmektir. Günümüzde rekabet çok yüksektir, ayakta kalmak için sürekli yenilik yapmak zorunludur, bunun için de “yaşam boyu eğitim” herkes için kaçınılmaz olmuştur.

 

 

Sonuç olarak bilgi toplumuna geçiş farklı kurumsal yapılara dayandığından, var olan yapıların değiştirilmesi gerekmektedir. Bu kaotik bir süreçtir, hiç kolay değildir. Bu süreçte yerini kaybetmek vardır, dolayısıyla tepkiler kaçınılmazdır. Türkiye’de öncelikle “otoriter bürokrasi” buna karşı çıkacaktır, çıkmaktadır da. Bu nedenle;  içinde bulunduğumuz dönem, bilgi çağını yakalamak isteyenlerle, buna karşı çıkanların şiddetli mücadelesine sahne olacaktır.

Read 1476 times Last modified on Pazar, 10 Eylül 2017 16:04