Çrş08212019

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DEĞİŞİMİ ANLAMAK TOPLUMSAL EŞİTLİK VE ADALET
Çarşamba, 13 Ağustos 2014 12:01

TOPLUMSAL EŞİTLİK VE ADALET

Written by
Rate this item
(0 votes)

Küreselleşme sürecinde rol ve görevlerin değişim geçirdiği bir süreçten geçiyoruz. “Yeniden yapılanma” olarak tanımlanan bu süreçte; devlet yapısındaki değişimin, toplumsal eşitliği ve adaleti nasıl etkileyeceği yoğun biçimde tartışılıyor. Günümüzde mekan ulusal olmaktan çıkmış, küresel boyut kazanmıştır. Ulus üstü kuruluşlar öne çıkmaktadır ve ulus devletlerin üstlendikleri rol, giderek “daha sınırlı” hale gelmektedir. Bu süreçte radikal değişimler söz konusudur, 70 yıllık devlet- toplum yapılanmaları yıkılmak ve yeniden yapılanmak durumundadır. David Harvey’ in ifadesiyle; “Küreselleşme sürecindeki zaman ve mekan sıkışması sürekli artmakta, ulus devletler aşınmakta, ekonomik faaliyetler ulus ötesi kuruluşların kontrolüne girmektedir. Hukuk alanında da faaliyetlerin, benzer biçimde ulus üstü kuruluşlara devredilmesi eğilimi söz konusudur.”

 

Toplumsal eşitlik ve adalet konularında hemen her yerde olumsuzluklar var ve kaygı yaratmakta. Ancak, kapitalizmi makro düzeyde sorgulamayan ve toplumsal  eşitlik ve adaleti; devlet yerine, mikro düzeyde bireysel ve grupsal mücadelelere bağlayan anlayışlar söz konusudur. Diğer taraftan kapitalizmi sorgulamak yerine, süreci demokrasi sorunu olarak ele alan, bu nedenle de sorunu yönetim anlayışına indirgeyen görüşler de taraftar bulmaktadır.

Toplumsal eşitsizliği anlamak için öncelikle devletin işleyişini, değişime tepkisini sorgulamamız gerekir. Devletin işleyişi, eşitsizlik temeli üzerine kurulan güç ilişkilerine dayanmaktadır. Amaç devletin kendisini yeniden üretmesidir. Fuat Ercan’ın deyişiyle, devlet sermaye birikiminin belirli tarihsel ve toplumsal koşullarda şekillenmesi ile oluşur. Toplumsal eşitsizlik ve adalet de zaten bu süreçte oluşur. Cem Eroğul devletin temel işlevini, “üretim araçlarını ve üreticileri korumak ve gelişimlerini sağlamak” olarak tanımlar. Yani devlet, toplumun ortak çıkarlarına hizmet etmek için vardır. Ancak üretim ilişkilerini korumak ve geliştirmek temel işlev olduğundan, devlet zorunlu olarak egemen sınıfın yanındadır. Bunları yerine getirebilmek için de devlet güçlü olmak zorundadır ve toplumun üzerinde yer alması kaçınılmazdır.

Devletler tekil ülkeler de olsa günümüzde uluslar arası sermayeye bağlantıları vardır ve kendi dinamiklerinden çok, uluslar arası sermayenin belirleyiciliğini kabul etmek durumundadır. Bu nedenle ulus devletlerin işleyişini kendi başına sorgulamanın pek bir anlamı yoktur, küresel çerçevede değerlendirmek artık bir zorunluluktur. Temel tartışma, devletin piyasaya ne kadar müdahale etmesi üzerinedir. Klasik liberalizm bireyi merkeze alır, onun çıkarlarını arttırmayı düşünür, laik bir toplum öngörür ve ekonomik alanda devlet müdahalesini tümüyle reddeder. Ticaretin engellenmediği, imalat sanayinin kısıtlanmadığı, gümrüklerin sıfırlandığı bir düzeni savunur.  Girişimci sınıfın çıkarını korumayı amaçlar, piyasa sistemini benimser.  Bu düzende devlet sınırlıdır, biçimsel eşitlik vardır, sosyal, dinsel ve ahlaki hoşgörüyü muhafazakarlık temelinde ele alır. Tarihsel oluşum açısından ele alırsak, “özgürlük” ve “eşitlik” kavramların1789 Fransız Devriminde öne çıktığını görürüz. Klasik liberalizm bu kavramlara ampirik olmasa da, en azından değer olarak yer verir. Toplumun ortak çıkarlarının korunmasını devletin temel işlevi olarak görür ve toplumsal eşitlik ve adalet arayışını hedefler. “Refah devleti” kavramını kullanan Sosyal ya da eşitlikçi liberalizm; Keynes’in Klasik Liberalizmi eleştirmesi temelinde başlamıştır. Keynes, devlet müdahalesini ekonomik gelişme için gerekli olduğunu savunur.

Dünyada son 40 yıla baktığımızda; “Yeni Liberalizm”in egemen olduğu, piyasa sistemini temel alan bir devlet- toplum yapısı görüyoruz. Bu süreçte devlet ve işleyişi klasik liberalizmden hayli farklıdır. Devletin küçülmesi ve kayıtsız şartsız piyasanın egemenliği ön plandadır. Özelleştirme, deregülasyon ve karı azaltabilecek her türlü devlet müdahalesini ortadan kaldırmak temel amaçtır. Bunun anlamı, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik başta olmak üzere kamu harcamalarının kesilmesi, yol, su, köprü gibi alt yapı hizmetlerinin kısıtlanması demektir.

Siyasal açıdan devletin küçülmesi, serbest piyasanın tam egemenliği, yerel toplulukların öne çıkartılması bu süzeninde sıklıkla kullanılan kavramlardır. “Ekonomik eşit bölüşüm” ve “toplumsal adalet” yerine “bireysel sorumluluk” öne çıkar. Bu söylemlerde amaç, devletin müdahalesinin kaldırılması, sendikaların güçlerinin azaltılması, sınırlandırılmasıdır. Bu nedenle yeni liberalizmin hukuk ve hukukun üstünlüğü vurguları mevcut eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktan çok, sistemin yürümesini sağlamaya yöneliktir. Yerelleşmenin önde gelen savunucularından Michael Faucault, eski iktidar anlayışının sona ermekte olduğunu söyler ve küreselleşmeyle bağlantılı olarak yerele ve çok kültürlülüğe özel bir yer verir. Paradoksal gibi görünse de; yerellikle, evrensel hukuk talebini birlikte yapar ve başarılabilirliğini savunur.

Post- modernizm, modernizmin temel hedefleri olarak kabul edilen birlik, bütünlük, eşitlik, adalet gibi değerlere bu çerçevede karşı çıkar. İktidarla mücadelenin, ona direnmenin bireysel ya da sivil toplum aracılığı ile yapılması gerektiğini söyler. Bu ise, ortak bir eşitlik anlayışı yerine mikro mücadeleleri, yani sorunu yaşayanların mücadelesini savunmak demektir. Siyasal mücadele anlamında,  ulusal ve küresel ölçeklerin yerine yerel ölçeklerin önem kazanması demektir.

Günümüzde bu politikaların getirdiği çözümsüzlük küresel ölçekte yaşanmaktadır. Küresel ölçekte eşitsizlik, adaletsizlik ve yoksulluk söz konusudur. Sorun dünyanın azgelişmiş bölgeleri ve azgelişmiş ülkelerinde daha da çarpıcıdır, dahası giderek yoksulluğun artma eğilimi kaçınılmazdır. Birleşmiş Milletler Gelişme Programları’nın (UNDP) yıllık İnsani Gelişme Raporları ve Dünya Bankası’nın yıllık Dünya Gelişme raporları; bu süreçte beklenen sonuçların elde edilemediğini vurgular. Dünyamızda; açlık ve yoksulluğu yaşayan büyük bir çoğunluk ile aşırı varlık ve lüks içinde yaşayan küçük bir azınlığın varlığı  toplumsal gerçeklik olarak karşımızdadır.

Dünyanın genelinde, toplumsal eşitsizliğin ve adaletsizliğin her alanda yükseldiğini görüyoruz. İşsizlik, yoksulluk gibi sorunların varlığı bunun en somut göstergeleridir. Yolsuzluk, dolandırıcılık ve yasa dışı yollarla elde dilen kazançlar olağan karşılanmaktadır. Dahası, bunu yapan kişiler “saygın” kişiler olarak kabul görmekte ve devlet kademesinde yükselmenin nedenleri olarak gösterilebilmektedir. Fuat Keyman’ a göre  “Türk modernleşme tarihi” bir meşruiyet ve yönetebilirlik krizi yaşamaktadır ve “toplumsal çöküntü” hukukun üstünlüğünü de bu süreçte olumsuz etkilemektedir. Keyman; modernlik karşıtı söylemlerin bu süreçte güçlendiğini, moderniteden vazgeçme taleplerinin arttığını, devlet/ toplum/ birey ilişkilerinde ciddi bir etik ve ahlaki sorun yaşandığını, dinsel, etnik, cinsel ve kültürel farklılık taleplerinin siyasallaştığı bir sürece girdiğimizi ileri sürer.

DİE’nin hesaplamalarına göre; Türkiye’de nüfusun en zengin yüzde 20’si gelirden yüzde 55 pay alırken, yüzde 40’lık orta tabaka yüzde 32, geri kalan yüzde 40 ise yüzde 13’lük pay alabilmektedir. Gelişmiş ülkelerde orta kesimin aldığı pay, en zengin üst dilimin aldığı paydan daha fazladır. Türkiye bu gelir dağılımıyla en eşitsiz ülkelerden biridir. Aşırı ayrıcalıkları olan bir azınlık vardır, yoksullar daha da yoksullaşmaktadır. Boyun eğiş, yanaşma ve himayecilik artmaktadır. Toplumsal yaşamın her alanında adam kayırmacılık, rüşvet ve yolsuzluk görülmektedir.  “Hukukun üstünlüğü” sözdedir, hukuk dışı mekanizmalar yaygındır. Bu yapıda, mevcut olan eşitsizlikleri daha da derinleştiren bir işleyiş söz konusudur. Yeni liberalizm ve onu besleyen post- modern süreçte toplumsal sorunların büyümesi kaçınılmazdır. Devlet şiddet yanlısı uygulamalara başvurabilir, “hukukun üstünlüğü” ilkesi salt bir kesim için işleyebilir. Modern bir değer olmakla birlikte “eşitlik”  yok edilmesine izin verilmemeli, tersine siyasal yaşamın daha fazla eşitlik için sürdürülmesi herkes tarafından benimsenmelidir.

Read 1330 times Last modified on Pazartesi, 01 May 2017 16:47