Pz05262019

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DEĞİŞİMİ ANLAMAK SİYASET KÜRESELLEŞİRKEN İNSAN HAKLARI
Salı, 14 Ekim 2014 14:30

SİYASET KÜRESELLEŞİRKEN İNSAN HAKLARI

Written by
Rate this item
(0 votes)

Küreselleşme demokrasi ve insan hakları gibi değerleri tüm dünyaya yayıyor. Bireylerin düşüncelerini denetlemeye çalışan siyasal rejimler bu süreçte zayıflıyorlar, meşruiyetlerini kaybediyorlar. Çünkü hem ulusal, hem de küresel düzeyde dile getirilen insan haklarına dayalı demokratik yönetim taleplerine  karşı koymak mümkün değil.

 

İnsan haklarının,  temel hakları güvence altına almanın yanında, bireylerin ve grupların güvenlik kaygılarını da gideren bir boyutu vardır. Artık insan hakları salt ulusal değil, uluslararası politikanın meşru bir konusu. 1948 tarihli İnsan hakları Evrensel Beyannamesi, insan haklarının, devletlerin egemenlik alanından çıkmasını sağlamıştır. Küreselleşme süreciyle iç ve dış işler ayrımı ortadan kalkmıştır ve bireyler, devletler ve sivil toplum örgütlerinin etkileşimi ile yeni bir siyasal irade ortaya çıkmıştır. Bugün insan hakları küresel bir kimlik ifadesi olarak uluslar arası politikanın gündemindedir. Ancak uluslar arası sistem devletlere dayanır; devletler karşılıklı olarak birbirine saygılı olmak zorundadır, birbirlerinin içişlerine karışmamak temel ilkedir.

 

İnsan haklarının özünde ulus- devletin bireye tanıdığı hak ve özgürlükler vardır. Bir başka ifade ile, insan hakları devletin egemenlik alanıdır. Bu nedenle de uluslararası politikanın müdahalesi söz konusu olamamalıdır. Gerçekte ise; uluslar arası ilişkilerde yaşanan dönüşüm, insan haklarının ulusal ve uluslararası politikalar arasında yeni bir bağlantıyı zorunlu hale getirmiştir.

 

Günümüzde küresel ekonomik ve siyasal ilişkiler “ulusal egemenlik” kavramını ve “karışmazlık” ilkesini yeniden düşünmemizi gerekli kılmaktadır. Kuşkusuz devletin egemen olduğu bir iç alan vardır ve diğer devletlerin bu alanda bir söz hakları olamaz. Ancak; içinde bulunduğumuz iletişim çağında, devletlerin iç işlerini yürütürken başka ülkelerin iç ve dış politikalarından kendisi soyutlaması beklenemez. Karşılıklı etkileşim; tüm geleneksel yapılarda olduğu gibi, karışmazlık ve egemenlik anlayışının zayıflamasına yol açmıştır. Özellikle Batılı ülkelerde insan haklarına duyarlı sivil kesimlerin, sivil örgütlerin karar verme süreçlerinde etkinlikleri ortadadır. Diğer taraftan, insan haklarının uluslararası teşviki bir gerginlik nedeni olmaktadır. Devletler, egemenlik anlayışlarının bir sonucu olarak, iç yapılanmayı kendi iradeleri doğrultusunda şekillendirmek istemektedir. Zaten, insan haklarının özünde ulusal sınırlar içinde hak ve özgürlüklerden yararlanmak meselesi vardır. Dış politikanın amacı da ulusal faydanın arttırılmasına yöneliktir. Ancak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, karşılıklı bağımlılığın artması, artan ulus- üstü ilişkiler, hükümet dışı organizasyonların giderek artan rolü, insan hakları sorununu uluslar arası politikanın bir parçası haline getirmiştir. Kısaca, bir devletin insan haklarına bakışı, sicili o devletin meşruiyetinde temel belirleyicisi durumundadır. Bir başka ifade ile, uluslararası meşruiyet, ulusal meşruiyete bağlıdır ve devletin uluslararası platformda saygınlığı, bireysel hak ve özgürlükleri güvence altına almasıyla yakından ilişkilidir.

 

Görüleceği gibi insan haklarına müdahale edici uluslararası politikaların, uluslararası sistemi sarsması söz konusudur. Devletlerin eşitliği, egemenliği ve karışmazlık ilkesi günümüzde sorunlu hale gelmiştir. Ancak; insan haklarına saygılı siyasal rejimlerin, uluslararası düzen ve istikrarın ön koşulu olduğunn da unutulmaması gerekir.  Sosyal Bilimci, yazar İhsan D. Dağı, “İnsan hakları ihlalleri bir çok durumda savaşın sebebi değil sonucudur” der ve M Doyle’nin  “Demokrasiler birbiriyle savaşmazlar” sözünü hatırlatır. Bu önermeye en somut örnek mülteciler sorunudur ve mülteci sorununun temelinde insan ve azınlık haklarının ihlalleri yatmaktadır.

 

Uluslararası insan hakları hareketi, ağırlıklı olarak hükümet dışı organizasyonlar ve medya tarafından yürütülüyor. Bu nedenle bu müdahalelerin uluslararası güçlerin dayatması, çıkarları için araç olarak kullanması iddiası sağlıklı değildir. Günümüzde dünyanın bir çok yerinde inançlarından ve düşüncelerinden dolayı işkence gören, insanlık dışı koşullarda yaşanan insanlar var. Dikkate alınması gereken bu mağdurların durumu ve verdikleri ifadeleridir. Sonuç olarak, insan hakları uluslararası politikanın bir konusu haline gelmiştir ve hak ihlallerini engellediği için, demokratikleşmeyi teşvik ettiği için sorgulanabilecek bir tarafı da yoktur. Devletler için dışarıdan yapılan her türlü girişim hukuk dışı bir müdahaledir. Ancak, uluslararası hukukun izin verdiği girişimlerin, müdahale olarak değerlendirilmemesi gerekmektedir. İhsan D. Dağı “Müdahale,’ egemen bir devletin iç işlerine zorlayıcı bir karışım’ olarak nitelense bile bu, sadece bir askeri müdahale anlamına gelmemektedir.” der. Zorlayıcı müdahale, ekonomik yardımın kesilmesi, ticaretin zorlaştırılması gibi ekonomik araçların kullanılması da hukuk dışı uygulamalar olarak nitelenebilir. Günümüzün küreselleşen dünyasında, bir konu uluslararası boyut kazandığında, iç işlerine karışma gibi geleneksel bir tavır sergilemek söz konusu olamaz. Uygulanamaz yasaklar koymanın bir gerçekliği yoktur. Böyle bir geleneksel yaklaşım sergilemek, uluslararası hukuk alanında insan haklarının ulaştığı yeni  boyutu görememek demektir.

 

Kuşkusuz, uluslararası politikaların, ulusal politikalara müdahalesinden  rahatsız olanlar bulunmaktadır. Ne var ki; temel hakları devlet tarafından çiğnenen ve bu hak ihlallerine ulusal sınırlar içinde çözüm bulamayan bireyin, uluslararası kurum ve süreçlere yönelmesine yanlış demek mümkün müdür? Dağı’nın vurguladığı gibi, devlet bireyin özgürlük ve özerkliğine saygı göstermedikçe, devletin egemenlik haklarının ahlaki bir savunusu da olamaz ve bireyin özgürlük ve adalet arayışı ulusal sınırları aşar ve ahlaken sınırlandırılamaz.

Read 1224 times Last modified on Salı, 14 Ekim 2014 14:42