Çrş08212019

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DEĞİŞİMİ ANLAMAK DEMOKRASİYİ PEKİŞTİRMEK
Salı, 14 Ekim 2014 14:33

DEMOKRASİYİ PEKİŞTİRMEK Featured

Written by
Rate this item
(1 Vote)

Türkiye'nin demokrasiye geçişi 1946 genel seçimleri ile başlar. Bunca zaman geçmesine karşın demokrasisi hala sorunludur ve ulaşmaya çalıştığımız ileri temsili demokrasilerin çok gerisindedir. Ergun Özbudun demokrasinin pekişmesini tanımlarken; çoğunluğun demokratik değerleri benimsemesini ya da demokratik kurumların meşruluğu ile serbest ve rekabetçi seçimlere yönelik bir tehdidin olmamasını, genel olarak, yeterli görür.

 

Juan J. Linz ve Alfred Stephan'ın çalışmalarında demokratik pekişme üç kavramla ifade edilir. Davranışsal olarak; toplumdaki her alandaki aktörlerin, demokrasi dışı arayışları ya da devletten ayrılmak gibi bir çabaları olmadığında o ülkedeki demokrasi pekişmiş kabul edilir. Tavırsal olarak; kamuoyu demokratik kurumların birlikte yaşamayı sürdürebileceği inancını taşıyor ve demokrasi dışı arayışlar azınlıkta kalıyorsa demokratik rejim pekişmiş sayılır. Anayasal olarak; gerek hükümet, gerekse hükümet dışı güçler, çatışmalara, yasalar çerçevesinde çözüm arama alışkanlıkları edinmişlerse demokratik rejim pekişmiş demektir.

İlginç olan, bütün bunlar  gerçekleşse dahi, demokrasinin pekişmesi için yeterli görülmüyor. Tamamlayıcı öğelere ihtiyaç var. Öncelikle sivil toplumun gelişmesi için uygun koşulların varlığı önemli. Ayrıca özgürce hareket edebilen ve kabul gören bir siyasal toplumu yaratmak da gereklidir. Bütün bunlar, bireysel hak ve özgürlüklerin yasal güvence altında olmasına bağlı. Bu da hukukun üstünlüğü demektir. Fonksiyonel bir devlet bürokrasisi ve kurumlaşmış bir iktisadi toplumun varlığı da demokratik pekişmenin olmazsa olmazı.

Şimdi Türkiye'ye bakalım; tarihsel olarak güçlü bir devlet geleneğimiz var. 1923- 1946 döneminde, tek parti yönetiminde otoriter bir rejim görüyoruz. Gönüllü dernekler olsa da, sınıf temelli örgütlenmeler yasalarla engellenmiş durumda. Demokrasiye geçilen yıl olan 1946'dan itibaren, özellikle 1961 Anayasası ile sivil toplum örgütlenmeleri ortaya çıkıyor. Ancak 1980 askeri darbesi ile başlayan askeri yönetim, sivil kurumların siyasal faaliyetlerini yasaklıyor. MGK bu kadarla yetinmiyor ve siyasal partilerin tüm sivil toplum örgütleriyle işbirliğini de yasaklıyor. Kısacası tüm sendikalar, dernekler, vakıflar, meslek odaları demokrasinin aktörleri olmaktan uzaklaşıyor. Bu durum 1995'deki anayasa değişikliğine dek sürüyor. O günden bu yana sivil toplum gelişse ve siyasal süreçte yer alsa da, devlet yönetiminin kendileri ile etkileşim ihtiyacını söylememiz çok zor.

Siyasal toplum olarak bunca yıllık demokrasi pratiğine karşın; gerek yaşanan askeri darbeler, gerekse son dönemlerde görülen parçalanma, kutuplaşma siyasal partilerin örgütsel olarak güç kaybına uğraması ve toplumsal meşruiyet sorununun ortaya çıkışı demokrasimizin gelişmesi ve istikrara kavuşmasının önündeki engeller.

Hukukun üstünlüğü Türkiye'de son dönemde ciddi tehdit altındadır. Batı demokrasilerinin temel kuralı olan "denetlenebilirlik" ve "hesap verebilirlik" bizde geçerli değil. Batı'da devlet bütçesinden sokağa dek bu süreç çalıştırılırken ve yasama ile yargının temel görevi bunlar iken, Türkiye'de sandığın demokrasi anlamına geldiği ve seçimden önde çıkmanın da aklanma olduğuna dair algı ne yazık ki, toplumda yaygın bir karşılık bulmakta. Bugün Türkiye'de yasama ve yargı tümüyle yürütmenin denetiminde, dolayısıyla demokrasilerin "kuvvetler ayrılığı" ilkesi geçerliliğini fiilen yitirmiş durumda. Yerine monarşilerdeki "kuvvetlerin birliği" ilkesi geçirilmek isteniyor. Yargıçlar ve savcılar hakkında bütün personel ve disiplin kararları artık Adalet Bakanı'nın iradesine bağlı.

Bürokratik toplum açısından bakarsak Türkiye'de güçlü yapılar var, üstelik de siyasal yaşamı belirleyicisi konumdalar. Böylesine gelişmiş, güçlü devlet kurumlarının; zayıf, güçsüz sivil toplum örgütleri ile ilişkiler kurmaları, siyaseti yönetme konusunda işbirliği yapmaları beklenilemez.

İktisadi toplum açısında Türkiye'ye bakarsak; hem özel hem de kamu sektörünün olduğu karma bir ekonomi görmekteyiz. Pekişmiş demokrasilerde de devlet ile pazar ilişkilerini düzenleyen normlara, kurumlara ihtiyaç var. Bu nedenle liberal ekonomilerde de devleti gerekli, ancak Türkiye'de devlet bu düzenlemelerin ötesinde iktisat politikalarının yapımında hala ana belirleyici konumunu sürdürüyor. Dahası yürütme, devletin özerk kurumlarına müdahale etme hakkını kendinde görüyor. Bu ise sivil toplumun gelişimini engelliyor.

Sonuç olarak; pazar ekonomisi ve sivil toplumu ile Türkiye  demokrasisi istenilen düzeye erişmiş değil. Temel sorun siyasal partilerin toplumsal meşruiyetlerini kaybetmeleridir. Sivil toplum siyasal partilerin önündedir. Siyasal partiler inandırıcılığını büyük ölçüde yitirmişlerdir.  Bu nedenle; yapıları, kadroları, işleyişleri açısından "yeniden yapılanma" kaçınılmazdır.

Bugün için otoriterleşme eğilimleri yüksek görünse de, böyle bir korkuyu yaşamanın bir nedeni yok. Türkiye halkının demokrasiye olan inancı en büyük güvencedir. Kuşkusuz bugünkü koşullarda demokrasinin pekişmesini beklemek gerçekçi değil, ancak zayıf da olsa Türkiye'nin demokrasi var olmaya devam edecektir.

 

 

Kaynak:

Türkiye’de Demokratikleşme Süreci, Ergun Özbudun

 

Problems of Democratic Transition and Consolidation, Juan J. Linz ve Alfred Stephan

Read 1526 times Last modified on Pazar, 29 Ekim 2017 14:12
More in this category: « İçindekiler YENİ UYGARLIK »