Sal01232018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DÜŞÜNDÜKLERİMİ YAZDIM ŞİDDETE ALIŞTIRILIYORUZ

ŞİDDETE ALIŞTIRILIYORUZ Featured

Written by 

Haber bültenleri şiddetin her türlüsünü sergiliyor; çocukları, hayvanları hedef aşan cinsel ve fiziksel şiddet, kadına yönelen erkek şiddeti, okulda şiddet, hastanede şiddet, trafikte şiddet, doğayı hedef alan şiddet. Günlük yaşamımızda istemediğimiz kadar yer alan, iletişimleri sorunlu siyasetçilerin topluma olumsuz “rol model” olduğu bir gerçek. Ülkeyi yöneten ve yönetme iddiası taşıyan politikacılar doğal olarak halkımızı etkiliyorlar. Modellenen bu sorunlu iletişim kalitesinin giderek taraftar bulduğu, çatışma kültürünü arttırdığı, sevgi, hoşgörü ve barışı olumsuz etkileyerek her yerde şiddete yol açtığı çok aşikar. Ortak yaşama iradesinin kaybolduğu, kendi kafasına göre herkesin “kendi adaletini” sağlama çabasına girdiği her kesimde, her yerde görülüyor. Medya bütün bu şiddet olaylarına büyük ilgi gösteriyor, en aklı başında kanallar bile, kaygı verici bir şekilde, haber diye “3. Sayfa” cinayetlerini tüm ayrıntılarıyla veriyor. Dahası, topluma anlama özürlü gibi davranarak, en basit cümleleri bile büyük puntolarla yazılı olarak ekrana yansıtan ve defalarca tekrarlayarak polemik konusu yapanlar var. Bu tür haberlerin reytingi kuşkusuz fazladır. Ancak, toplumsal patoloji hızla yükseliyor ve toplumun çıldırdığından, çürüdüğünden söz edenlerin sayısı artıyor. Ne yazık ki, Türkiye’de şiddet artık konferansların konusu haline gelmiştir.

 

ODTÜ Sosyoloji Bölümünden Prof. Dr. Helga Rittersberger Tılıç şiddetin sıradanlaştırılmasında medyanın payına dikkati çekiyor ve “İzleyici bu haberler karşısında itiraz gücünü kullanmıyor” diyor. “Her akşam haberlerde bir erkeğin karısını öldürdüğünü izliyoruz. Bu haberlerle hem kadınlara dokunulabileceği algısı yaratılıyor, hem de toplum şiddete alıştırılıyor. Her gün aynı haberleri görünce “Bir kadın daha öldürülmüş diyorsunuz; onun ne bir adı, ne de bir hikayesi var artık, ölüm istatistiği olarak bir rakamdan ibaret. Bu tehlikeli bir durumdur. Çünkü şiddeti bu şekilde istatistiklere indirgediğinizde aslında toplumu alıştırıyorsunuz.”

Ana akım medya risk almak istemiyor ve siyasal iktidar ile ilgili haberler yapmak yerine aile içi şiddete, trafik kazalarına,  sokaktaki tacizlere yer veriyor. Medya aracılığı ile sürekli MOBESSE kameralarından yansıyan şiddet olayları var. Habercilik bu olmamalı; sürekli suç var, suçlu var, kurban var. Dolayısıyla yaratılan tehlikeli bir psikoloji var. Dahası, izleyici itiraz da etmiyor, “bu kanalı izlememeliyim ya da gazeteleri almamalıyım” demiyor. Böylelikle şiddetin parçası haline geliyor toplum. Çünkü korku, baskı, tehdit ve şiddetle iç içe yaşıyoruz.

Nöropsikiyatri uzmanı Dr. Mehmet Yavuz toplumu oluşturan bireylerin, yaşanan toplumsal açmazlar ve bunalımlarla sürekli bir etkileşim içinde olduğunu söylüyor. Bu sürecin bireylerin yaşam kalitesini düşürdüğünü, psikolojisini etkilediğini ifade ediyor ve ekliyor; “Düşünceleri hafife almayın, çünkü düşünceler de aynı nesneler gibi atomlardan ve onların daha küçük bölümleri olan kuant taneciklerinden oluşan enerjisel bir maddedir. Bu nedenle, toplumu oluşturan bireyler olumlu düşünürlerse evrene pozitif, olumsuz düşünürlerse negatif enerji yayarlar. Toplumun geneli olumsuz düşündüğünde çöküntü tüm bireylere yayılır ve toplumsal alanı karamsarlık ve kötümserlik duyguları kaplar. Toplumsal depresyon, bireysel çöküntü hallerinden daha tehlikelidir Çünkü salgın bir hastalık özelliği göstererek çok geniş bir alana hızla yayılarak toplumu etkiler.”

Türkiye büyük çalkantıların olduğu bir süreçten geçiyor. İçeride ve dışarıda her türlü terör, bireysel şiddet sergileniyor ve bizler haber programlarında bunları her gün film gibi izliyoruz. Dizilerde bunlar var, tartışma ve kadın programlarında bunlar var. Siyasal gerilimler, kutuplaşmalar, kullanılan özensiz dil, ekonomik sorunlar insanları geriyor, yaşam kalitesini bozuyor. Güvenlik ihtiyacı her geçen gün artıyor, bunun sonucu bireyler kötümserleşiyor, karamsarlaşıyor. Uzmanlara göre, doğal bir duygu olan korkunun artması halinde insanlar psikopatlaşabiliyorlar, yani ruh ve sinir hastası haline gelebiliyorlar. Sosyopat adı verilen anti sosyal kişilik bozukluğu sergileyebiliyorlar. Böyle kişilerin toplumsal yaşamı tehdit etme potansiyeli yüksek. Çünkü bunlar toplum kurallarına uymayan, empatiden yoksun, ahlaki değerlere önem vermeyen ve suç işleme potansiyeli yüksek kişiler.  Uzmanlar anti sosyal kişilik bozukluğunun tedavisinin de pek mümkün olmadığını söylüyorlar.

Diyarbakır Sanayici ve İş İnsanları Derneği (DİSİAD) Yüksek İstişare Kurulu Toplantısında konuşan KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır Türkiye’nin son 40 yılda baştanbaşa değiştiğini, nüfusun neredeyse yarısının, çocuklar hariç 31 milyon yetişkinin göç ettiğini, Batı tarihinde böyle bir hareketin olmadığını söylüyor ve ekliyor; “Türkiye nüfusunun yüzde 52’ si 11 metropolde yaşıyor ve bugün karşımızda yeni bir sosyoloji var. Türkiye bir yandan küreselleşmiş, bir yandan metropolleşmiş durumda. Bizim sorunumuz yeni hayata uygun devlet nizamını, hukukunu, siyasetini üretemiyor olmamız. Bu nedenle tıkanmış haldeyiz. Ortak yaşama irademizi ve geleceğe olan inancımızı kaybediyoruz.”

Bütün bu olumsuzluklar güvenlik endekslerine de yansıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından her ay yapılan Tüketici Güven Endeksi var. Bireylerin güveni, siyasal ve ekonomik gelişmelerden, finansal piyasalardan etkileniyor. Endeks kişilerin mali durumunu, genel ekonomi, harcama ve tasarruf eğilimlerini ölçüyor. Kasım anketinde endeks bir önceki aya göre yüzde 3,2 azalarak 65,2 oldu. Endeks 100’ün üzerindeyse genel ekonomik durumun iyi olduğunu, 100’ün altındaysa kötüleştiğini anlıyoruz. Kasım 2017 anketinde imalat sanayi, hizmet, perakende ticaret ve inşaat sektörüne ait göstergelerin tümü düştü ve bütün bu göstergelerin birleştirilmesi ile oluşan Ekonomik Güven Endeksi de 100’ün altına indi.

Bireylerin birbirlerine yabancılaşmasına yol açan korkuları, kaygıları yok etmek, toplumsal depresyon riskini ortadan kaldırmak zorundayız. Ülkenin ikiye bölünmüşlüğünü ve gerginliğini acilen gidermemiz gerek. Ortak geleceğe inancımızı asla kaybetmemeliyiz. Öncelikle güvenilir bir yargı sistemine ihtiyacımız var. Çünkü insanlar polise, mahkemeye güvenmek zorunda. Kendi kontrol mekanizmalarımızla hareket edemeyiz. İnsanlar çocuklarını evden çıkmasından bile kaygı duyuyorlar, engellemeye çalışıyorlar. Toplumda düşmanlık duyguları çok artmış durumda. Hukuk bu duygu yoğunluğunu kontrol etmek için var olmak zorundadır. Çünkü herkes adalet istiyor. Bilmeliyiz ki,  hakkını alamadığını düşünenlerin sayısı çoğalırsa toplumsal çözülme kaçınılmazdır.

Siyasetin yeni bir dil kullanmaya başlaması, kutuplaştırıcı stratejileri terk etmesi şart. Yeni bir başarı öyküsü yaratmak zorundayız. “Biz” olabilmemizin yolu ortak bir gelecek tahayyülü inşa etmekten geçer. Bunu birlikte gerçekleştirebildiğimiz takdirde güçlü bir Türkiye yaratabileceğimizi ve gelişmiş ülkeler arasına girebileceğimizi bilmeliyiz. Başka çaremiz de yok.

Kaynak:

www.tuik.gov.tr  

www.gazeteduvar.com.tr 

 

www.medikalakdemi.com.tr  

Last modified on Çarşamba, 20 Aralık 2017 08:33
Rate this item
(1 Vote)