Pzt08202018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DÜŞÜNDÜKLERİMİ YAZDIM İNSAN KENDİNİ YAŞIYOR MU?

İNSAN KENDİNİ YAŞIYOR MU? Featured

Written by 

Küresel ölçekte üretim süreçleri değişiyor, ortaya yeni bir sosyoloji çıkıyor. Üst yapı kurumları; kültür, siyaset, hukuk, okul, aile her şey dönüşüyor. İnsanlar bu hızlı değişimin getirdiği yoğun stres ortamında zorlanıyorlar, kendilerini fiziksel, ruhsal olarak tükenmiş ve yalnız hissediyorlar. Uyum zorluğu, sevgisizlik ve mutsuzluk olarak yansıyor yaşamlarına. Acaba aradığımız sevgi mi? Yoksa yalnızlığı aşmak içi bir güvenlik arayışı mı?

İnsanı anlamak için yaşanan toplumsal değişimi çözümlememiz gerek. Geleneksel toplumdaki insanla günümüzdeki insan aynı değil. Doğa koşullarında bir arada yaşamak zorunda olan insan, bu yaşam biçimini geleneksel toplum yapısında da büyük ölçüde korudu. Ancak zamanla, insanın korkmasından kaynaklanan bağımlılığının yanında, özgürleşme ihtiyacı da oluştu. Gelişen toplumsal yaşam insanın savaşçı yanını bir tarafa bırakıyor ve zorlanmadıkça ortaya çıkarmıyor. İnsan düşünebilen, ancak aklını her zaman kullanamayan bir canlı. Hem yapan, hem bozan; hem seven, hem kıran bir yapısı var insanın.  Onu anlaşılmaz kılan da zaten bu çelişkisi.

Binlerce yıl süren geleneksel toplumda haklar çok sınırlıdır. İnsanın neyi, neden, nerede, ne zaman, nasıl ve kiminle yapacağı bellidir. Töre ve geleneklerin kendisini koruyacağına dair bir güven vardır, gerilim boşaltma yolları vardır. Diğer insanlarla bir araya gelerek katıldığı etkinlikler vardır. Erkek, kadın, çocuk, herkesin rolü bellidir bu süreçlerde. Büyük büyüklüğünü, küçük küçüklüğünü bilir. Değişimin pek yaşanmadığı durağan bir toplum yapısını ifade eder geleneksel toplum. Bu yapıda insan güvenlidir, ancak karşılığında bir bedel öder, özgür olamaz. Yani kendisi olamaz, varoluşunu hissedemez.

Geleneksel toplumda bu nedenlerle “birey” ortaya çıkmaz. Yani insan olmasının yanında, kendi tercihlerini olan, onları hayata geçirebilen “birey” yoktur. Ancak zaman içinde mülkiyetle birlikte bazı şeyler değişmeye başlıyor. Modern topluma geçerken bu kırılmalar yaşanıyor. Otorite zayıflıyor ve bireyselleşme talepleri artıyor bu süreçte. İnsanın değişimini, kendi varoluşunu, farklılığını ortaya koyabilmesi, bunu topluma kabul ettirebilmesi hiç kolay değil. Kırsaldaki günlük yaşamda gelenekler ve töreler hala belirleyiciliğini koruyor. Yazılı kurallar yok, ama herkesin ne yapacağı belli. Ancak uzun yıllardır yaşanan bir kentleşme var. İnsanlarımız yıllardır çaresizlik içinde kent merkezlerine, metropollere akın ediyorlar. Bu göçler tarımsal alanda çöküşün, üretememenin, emeğinin karşılığını alamamanın sonucunda ortaya çıkıyor. Bütün bunlar Türkiye’nin demografisini radikal biçimde değiştiriyor. İnsanlar kentlere, onun varoşlarına geliyorlar. Kent içinde ama kent kültüründen uzak, kapalı bir topluluk olarak yaşıyorlar. Kentleşiyorlar ama kentlileşemiyorlar. Bu koşullarda gelenekler yine belirleyici. Ancak ikinci kuşaktan itibaren TV, radyo ve sınırlı da olsa kent yaşamı ve kadının ekonomik nedenlerle çalışmaya başlaması ile değer yargıları hızla değişiyor, geleneksel yapı kırılıyor. Psikolojik savuma mekanizmalarından yoksun kalan bu insanlar yaşam sorumluluklarıyla yüzleşiyorlar. Ekonomik zorluklarla boğuşan insanların bu değişime ayak uydurması hiç kolay değil. Anadolu’nun yüzyıllar boyunca yarattığı kültürünün, bu yeni toplumsal yapıda bir koruyuculuğu yok artık. Kimlik bunalımı ortaya çıkıyor. İnsanlar cemaat ya da siyasal kimliklerle güven bulmaya, adalet ihtiyacını karşılamaya çalışıyorlar.

İnsanın öncelikle barınma, beslenme ve cinsellik olarak tanımlanan fizyolojik ihtiyaçları vardır. Güven, sevgi ve kendini gerçekleştirme sonraki ihtiyaçlarıdır. “Güven” ihtiyaçlar hiyerarşisinde “sevgi” ihtiyacından önce gelir. Güvenlik arayışı ile sevgi çoğunlukla karıştırılıyor. İnsanlar günümüzde yalnız yaşıyorlar. Tercihleri nedeniyle çevresinden dışlananlar, topluma yabancılaşanlar var. Kalabalık içinde, hatta aile içinde yalnızlaşan, kendini yalnız hissedenler var. Kendi tercihi ile yalnız kalanlar var ve bu kategoridekiler diğerlerinden farklı. Onlar kendi varoluşlarını hissetmek, yaratıcılıklarını sergilemek isteği ile bunu yapıyorlar. Müzikte, edebiyatta, görsel sanatlarda, bilimde, teknolojide ortaya koyuyorlar bu yaratıcılıklarını. Zaten bu süreçte kendilerini yalnız hissetmiyorlar. Ancak diğer kategoride yalnızlığı yaşayanlar sevebilecekleri bir nesne arayışı içindeler. Bu ise bir sevgi değil, güvenlik arayışının göstergesidir. İnsanların büyük bölümü için sevgi bir nesne sorunudur, yani sevilecek insanı bulma sorunudur, yeter ki doğru insanı bulun gerisi kolaydır!.. Bu doğru değil. Sevgi bir süreçtir, sadece yaşanır ancak sahip olamazsınız. Sevgi, karşınızdakinin farklı bir insan, farklı bir kişilik olduğunu kabul etmektir, onu dinlemek, dikkate almaktır, seçimlerini desteklemek ve bunlara saygılı olmaktır. Ünlü düşünür Erich Fromm’un deyişiyle, “Sevgi bir nesne sorunu değildir, bir sanattır, öğrenilmesi gereken bir beceridir.” Dolayısıyla doğuştan gelmez, bir bilinçtir, bir emektir, bir çabadır. Yalnızlığı gidermek için, sahip olmaya yönelik güvenlik arayışları bu nedenle sevgi olamaz. Sevmek olmaktır, sahip olmak değil. Kendinizi yaşamaktır, karşınızdakini de kendisi olmasına, kendisini yaşamasına izin vermektir. Hepimizin yaşama anlam katma zorunluluğu var. Sorumluluk üstlenen özgürdür,  özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir.

Türkiye bir geçiş toplumu. Tarım, sanayi ve bilgi toplumu eş zamanlı olarak yaşanıyor. Kentleşsek de yarı sanayileşmiş tarım toplumu özelliklerine sahibiz. Paradoksal biçimde bağımlılıklarına rağmen, insanların değer yargıları, davranışları dönüşüyor, yeni talepleri ortaya çıkıyor. Bir realite olarak modern toplumda “birey”, post- modern toplumda evrilerek “atomize birey”e dönüşüyor. Artık kendi varoluşunun farkında, kendi tercihleri ile kendisini yaşamak isteyen “yeni insan”  var günümüzde. Türkiye’de ise demokrasinin öznesi olan bireyi hala yaratabilmiş değiliz. Kolektif ya da üst akıl hala belirleyici olabiliyor. Bu kaotik süreç, insan üzerinde baskı yaratıyor, mutsuz ve tükenmiş kişilerin sayısını arttırıyor.

Türkiye bireyi yaratmadan çağdaş bir toplum olamaz. Demokrasi sadece siyasal bir kavram değildir. Onu içselleştirmeden, bir yaşam biçimi haline getirmeden, yani ailede, okulda, işte, kamuda, özel sektörde demokrasiyi yaşama geçirmeden insanı özgürleştiremeyiz, birey haline getiremeyiz. İnsanlarımızın büyük bölümü taleplerini ifade edemiyorlar, soru soramıyorlar, kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda düşüncelerini aktaramıyorlar. Demokratik bir tartışma ortamı yok. Kararlar onların adına, ancak onlara rağmen alınıyor ve uygulamaya konuluyor. Türkiye’de geleneksel toplum paradigması hala belirleyici. İnsanlarımızın davranışlarını kendileri belirlemeleri, kendi kararlarını alabilmeleri çok güç. TBMM, yalnız yaşayanları değil, gelecek kuşakları bile etkileyecek kararlar alabiliyor. Toplumsal taleplerin dikkate alındığını söylemek güç. Ürkütücü olan toplumun yarısı bundan memnun görünüyor, diğer yarısı da karşı çıkmakla birlikte ne istediğini ya bilmiyor ya da anlatamıyor. Tarafların ortak paydası kolektif akıl ile hareket etmesi.

Kutuplaşmanın ve geleneklerin kıskacında, ekonomik zorluklarla boğuşmaktan bunalmış insanın özgürleşmesini, kendisi olmasını ve yaşamasını beklemek ne kadar gerçekçidir? Doğal olarak insanımız da adına “sevgi” dediği bir “güvenlik” arayışında. Bu durum hepimizin birlikte düşünmesi gereken ciddi bir sorundur.

Kaynak:

Sevme Sanatı, Erich Fromm          

Önce Birey Olmalı, Tuygan ÇALIKOĞLU

 

Last modified on Çarşamba, 24 Ocak 2018 13:09
Rate this item
(2 votes)