Pzt09242018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DÜŞÜNDÜKLERİMİ YAZDIM TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ Featured

Written by 

Kadir Has Üniversitesi’nin her yıl yaptığı “Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması”nın 2018 sonuçları bu hafta açıklandı. 26 ilden, 600 erkek ve kadın, toplamda 1200 kişi ile görüşülerek yapılan araştırmaya göre, kadınların en büyük sorunu yüzde 61 ile “şiddet”.  2016 yılında yüzde 53, 2017’de yüzde 55 olan şiddet oranının dramatik biçimde arttığı görülüyor. İkinci sorun işsizlik, üçüncü sorun ise eğitimsizlik.

Katılımcıların yüzde 72’si aile içi şiddetin boşanmak için yeterli neden oluşturduğu görüşünde. “Erkek, ailenin dirlik ve düzeni için şiddete başvurabilir” diyenlerde ciddi bir azalma var. 2016’da yüzde 14, 2017’de yüzde 11 olan şiddeti olumlayanların oranı, bu yıl yüzde 5’e inmiş durumda. Araştırmanın çarpıcı sonuçlarından biri;  “Bir kadın lider sizin görüşlerinizi savunan bir lider olsa, o partiye oy verir misiniz?” sorusuna yüzde 81 kadın ile yüzde 74 erkek katılımcının “evet” cevabı vermesi. “ Çok benzer özelliklere sahip bir erkek, bir kadın cumhurbaşkanı adayı var, hangisini tercih edersiniz?” sorusuna ise kadın katılımcıların cevabı yüzde 70 ile “kadın aday”. Erkeklerde kadın adaya destek yüzde 30. Araştırmaya göre; kadınlar kadın lider istiyor, partilerin kadın sorunlarına yaklaşımı ve kadınları aday göstermeleri oy verme eğilimini etkiliyor. Kadınların yüzde 28’i aktif olarak işte çalışıyor, yüzde 46’sı ise hayatında hiçbir işte çalışmamış. Resmi nikahın imamlar ya da müftüler tarafından kıyılması konusunda erkekler kararsız. Kadınların ise yüzde 64’ü “hayır” diyor.

Araştırmanın önemli bir sonucu da toplumsal cinsiyet algısının güçleniyor olması. Katılımcılar kamusal alandaki haklara kavuşsalar bile, bu hakların özel yaşama yansımasının sınırlı olduğu görüşünde. “Muhafazakar feminizm” diye tanımlanabilecek istekleri dile getiriyorlar. Örneğin, kürtaj, ev ve çocuk bakımında eşit sorumluluk paylaşımı, evlilik dışı çocuk sahibi olmak ve birlikte yaşamak konularında olumsuz görüşler ortaya çıkarken, kadınların çalışma hayatına katılımları ve ekonomik özgürlükler konularında eşitlik talebi artıyor. Sonuç olarak, cins ayrımı olmaksızın katılımcılar arasında eşitlikçi toplumsal cinsiyet algısının güçlendiğini görüyoruz. Muhafazakar bir kadın erkek eşitliği anlayışı yükseliyor. Kadınla erkeğin eşit olduğu, ancak belli bir aile düzeninin sürmesi gerektiği algısı yüksek.

“Toplumsal cinsiyet” biyolojik cinsiyetten farklı olarak, kadınla erkeğin sosyal ve kültürel açıdan tanımlanmasını, toplumların bu iki cinsi ayırt etme biçimini, onlara verdiği toplumsal rolleri anlatmak için kullanılan bir kavram. Yaklaşık otuz yıldır tartışılan bu kavram üç evrede ele alınmakta;

·         Kadın ve erkek arasındaki farklılıkların biyolojik özelliklerinden kaynaklandığının kabulü

·         Kadını bireye indirgemeyen toplumsal yapıda öğrenilen cinsiyet rolleri

·         Toplumsal cinsiyetin bütün sosyal sistemlerdeki merkezi öneminin fark edilmesi

Erkek ve kadın arasındaki farklar nereden kaynaklanmaktadır? Biyolojik farklılıklarından mı? Yoksa içinde bulunduğu toplumun özelliklerinden mi? Erkeklerin yaptığı işler; kavgacı, saldırgan, aktif, rasyonel olma gibi özellikleri doğaları gereği midir? Ağırlıklı olarak, politikacıların, yöneticilerin erkek olması, yine biyolojik özelliklerinin bir sonucu mudur? Kadınların ağırlıklı olarak öğretmen, ebe, hemşire vs olması da doğuştan gelen özelliklerini mi yansıtmaktadır. Yine kadınların çocuk sevgisi, merhametli, yardımsever ve duygusal olmaları biyolojik özelliklerinin bir ürünü müdür? Erkeklerin dışarıda para kazanmaları, kadınların ise evde kalıp çocuk yetiştirmeleri doğuştan gelen özelliklerinden mi kaynaklanmaktadır? Yoksa bütün bunlar kişilerin aileden, içinde yaşadıkları toplumdan öğrendikleri özellikler midir?

Bu konuda iki görüş var; birincisi kadın ve erkek arasındaki sosyal farklılıkların, biyolojik farklılıkların bir yansıması olduğunu savunanlar, diğeri cinsiyet rollerinin kültürel olarak belirlendiğini ve sosyal olarak inşa edildiğini savunanlar.

Birinci görüşü savunanlar; toplumsal işbölümünün tarihsel olarak fiziksel ve biyolojik özelliklerden kaynaklandığını, işbölümünün de bu farklılıklara göre oluştuğunu dile getirirler.  Erkekler fiziksel olarak daha güçlüdür, avcı/ savaşçı olabilir, evden/ haneden uzaklaşabilir. Kadınlar ise, hem fiziksel olarak zayıftır, hem de çocuk doğurma özellikleri nedeniyle eve/ haneye bağımlıdır.

İkinci görüşü savunanlar; biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkinin zayıf olduğunu ileri sürerler. Kadın çocuk doğurur, bu özellikleri onları erkeklerden ayırır. Ancak bunun dışında pek çok alanda, aralarındaki biyolojik farklılıkların bir önemi artık kalmamıştır. Teknolojinin böylesine ilerlediği bir çağda, kas gücü ile yapılacak çok az iş türü kalmıştır. Dolayısıyla kadınlar erkeklerin yaptığı işleri yapabilir, erkekler de ev içinde yapılması gereken işlerin üstesinden gelebilir. Özetle, kadın ya da erkek bedenine sahip olmayla; davranış, düşünce ve karar süreçlerinin bir ilişkisi yoktur.

Davranışlarımızın temelinde yetiştiğimiz sosyal ve kültürel çevrenin etkisi büyük. Bizler, toplumun yansımasıyız. Doğduğumuz günden başlayarak, ailede, okulda ve diğer sosyalleşme süreçlerinde kız ve erkek çocuklar arasındaki farkların nasıl yaratıldığını hep birlikte yaşıyoruz. Giyimden, kullanılan renklere, oyunlardan, oyuncaklara, okul ve meslek tercihlerine kadar pek çok alanda çocukların nasıl  toplumsallaştırıldıkları ortada. TV dizileri ve medya hem kendimizi, hem de dünyanın geri kalanını görme ve algılama biçimimizi etkiliyor. Dizi karakterleri, senaryolar incelendiğinde, bize toplumun normlarını, önyargılarını ve kalıplarını nasıl dayattığını görebiliriz. Tabii ki, kadın ve erkekler arasında biyolojik farklılıklar var, ancak bu biyolojik farklılıkların,  toplumsal farklılıkları açıklaması, cinsiyet eşitsizliğini meşru göstermesi rasyonel bir düşünce değil. Kaldı ki; antropolojik veriler bize, tarihte farklı dönemlerde kadınlar ve erkeklerin farklı davrandığını göstermektedir. Biyolojik farklılıklar davranışlarımızı belirliyorsa, bu dönemsel farkların da olmaması gerekir.

Erkeklerin ve kadınların rollerini, haklarını ve görevlerini biyolojiden ziyade mitler belirliyor. “erkeklik” ve “kadınlık” kavramları bir toplumdan öbürüne çok ciddi olarak değişiklik gösteriyor. Toplumun mitleri erkeğe ve kadına, onlara özgü kabul ettiği görevler atfediyor.

Biyolojik bir kategori olan “cinsiyet” ile kültürel bir kategori olan “toplumsal cinsiyet”i birbirinden ayırmak gerek. Yuval Noah Harari” ünlü kitabı “Sapiens”te “Cinsiyet erkekler ve kadınlar arasındadır ve tarih boyunca aynı kalmıştır. Toplumsal cinsiyet ise, erkekler ve kadınlar arasında ayrılmıştır. Çünkü ‘erkeksi’ ve ‘kadınsı’ özellikler kişilere özgüdür ve daima değişim gösterir.“ der.

Geçen yüzyılda toplumsal cinsiyet rolleri devrim niteliğinde değişime uğradı. Günümüzde daha fazla toplum, kadına eşit yasal statü, siyasal haklar ve ekonomik fırsatlar sunuyor; eş zamanlı olarak cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarını yeniden tanımlıyor. Ancak, cinsiyetler arasındaki eşitsizlik hala çok yüksek düzeyde ve sürdürülebilir değil. Bu nedenle, düşünme becerisine sahip herkesin toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derhal sorgulaması gerek. Yuval Noah Harari’nin sorusuna kulak verelim; “Eğer ataerkil sistem biyolojik olgular yerine, günümüzde kanıtlanan temelsiz mitler üzerine kuruluysa, bu sistemin istikrarını ve evrenselliğini nasıl açıklayabiliriz?”

 

Kaynak:

www.khas.edu.tr 

www.tr.undp.org   

www.globalcompactturkiye.org   

www.tusiad.org/tr

Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, Anadolu Üniversitesi Yayını 

Sapiens, Yuval Noah Harari

Last modified on Cuma, 09 Mart 2018 09:43
Rate this item
(1 Vote)