Cu04202018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DÜŞÜNDÜKLERİMİ YAZDIM ADALETİN BÖYLESİ

ADALETİN BÖYLESİ Featured

Written by 

Küreselleşme sürecinde rol ve görevler değişiyor. “Yeniden yapılanma” olarak tanımlanan bu süreçte; devlet yapısında yaşanan değişimin, toplumsal eşitliği ve adaleti nasıl etkileyeceği yoğun biçimde tartışılıyor. Günümüzde “mekân” ulusal olmaktan çıkarak küresel boyut kazanmıştır.

Bu süreçte, ulus üstü kuruluşlar öne çıkmakta ve ulus devletlerin üstlendikleri roller giderek “daha sınırlı” hale gelmektedir. Radikal değişimler söz konusudur ve 80 yıllık devlet- toplum ilişkileri yeniden yapılanmak durumundadır. David Harvey’ in ifadesiyle; “Küreselleşme sürecindeki zaman ve mekân sıkışması sürekli artmakta, ulus devletler aşınmakta, ekonomik faaliyetler ulus ötesi kuruluşların kontrolüne girmektedir. Hukuk alanında da faaliyetlerin, benzer biçimde ulus üstü kuruluşlara devredilmesi eğilimi söz konusudur”

 

Toplumsal eşitlik ve adalet konularında hemen her yerde kaygı yaratan olumsuzluklar yaşanıyor. Ancak kapitalizmi makro düzeyde sorgulamayan anlayış, toplumsal  eşitlik ve adaleti devlet yerine, mikro düzeyde bireysel ve grupsal mücadelelere bağlıyor. Diğer taraftan kapitalizmi sorgulamak yerine, süreci demokrasi sorunu olarak ele alan, bu nedenle de sorunu yönetim anlayışına indirgeyen görüşler de taraftar buluyor.

 

Toplumsal eşitsizliği anlamak için öncelikle devletin işleyişini, değişime tepkisini sorgulamamız gerek. Devletin işleyişi, eşitsizlik temeli üzerine kurulan güç ilişkilerine dayanmaktadır. Amaç devletin kendisini yeniden üretmesidir. Fuat Ercan’ın deyişiyle, “devlet” sermaye birikiminin belirli tarihsel ve toplumsal koşullarda şekillenmesi ile oluşur. Toplumsal eşitlik ve adalet de zaten bu süreçte oluşur. Cem Eroğul devletin temel işlevini, “üretim araçlarını ve üreticileri korumak ve gelişimlerini sağlamak” olarak tanımlar. Yani devlet, toplumun ortak çıkarlarına hizmet etmek için vardır. Ancak üretim ilişkilerini korumak ve geliştirmek temel işlev olduğundan, devlet zorunlu olarak egemen sınıfın yanındadır. Bunları yerine getirebilmek için de devlet güçlü olmak zorundadır ve toplumun üzerinde yer alması kaçınılmazdır.

Devletler tekil ülkeler de olsa, günümüzde uluslararası sermayeye bağlantıları vardır ve kendi dinamiklerinden çok, uluslararası sermayenin belirleyiciliğini kabul etmek durumundadır. Bu nedenle ulus devletlerin işleyişini kendi başına sorgulamanın pek bir anlamı yoktur, küresel çerçevede değerlendirmek artık bir zorunluluktur. Temel tartışma, devletin piyasaya ne kadar müdahale etmesi üzerinedir.

 

Dünyada yaklaşık son 50 yıla baktığımızda, piyasa sistemini temel alan bir devlet- toplum yapısı görüyoruz. Bu süreçte devlet ve işleyişi klasik liberalizmden hayli farklıdır. Devletin küçülmesi ve kayıtsız şartsız piyasanın egemenliği ön plandadır. Özelleştirme, deregülasyon ve karı azaltabilecek her türlü devlet müdahalesini ortadan kaldırmak temel amaçtır. Bunun anlamı, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik başta olmak üzere kamu harcamalarının azaltılması demektir.

 

Siyasal açıdan devletin küçülmesi, serbest piyasanın tam egemenliği, yerel toplulukların öne çıkartılması sıklıkla kullanılan kavramlardır. Bu süreçte “ekonomik eşit bölüşüm” ve “toplumsal adalet” yerine “bireysel sorumluluk” öne çıkmaktadır. Burada amaç; devletin müdahalesinin kaldırılması, sendikaların güçlerinin azaltılması, sınırlandırılmasıdır. Bu nedenle, hukuk ve hukukun üstünlüğü vurguları mevcut eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktan çok, sistemin yürümesini sağlamaya yöneliktir. Yerelleşmenin önde gelen savunucularından Michael Faucault, eski iktidar anlayışının sona ermekte olduğunu söyler ve küreselleşmeyle bağlantılı olarak yerele ve çok kültürlülüğe özel bir yer verir. Paradoksal gibi görünse de; yerellikle, evrensel hukuk talebini birlikte yapar ve başarılabileceğini savunur. Post- modernizm, modernizmin temel hedefleri olarak kabul edilen birlik, bütünlük, eşitlik, adalet gibi değerlere bu çerçevede karşı çıkar. İktidarla mücadelenin, ona direnmenin bireysel ya da sivil toplum aracılığı ile yapılması gerektiğini söyler. Bu ise; ortak bir eşitlik anlayışı yerine mikro mücadeleleri, yani sorunu yaşayanların mücadelesini savunmak demektir. Siyasal mücadele anlamında,  ulusal ve küresel ölçeklerin yerine yerel ölçeklerin önem kazanması demektir.

 

Günümüzde bu politikaların getirdiği çözümsüzlük küresel ölçekte yaşanmaktadır. Küresel ölçekte eşitsizlik, adaletsizlik ve yoksulluk söz konusudur. Sorun, dünyanın azgelişmiş bölgeleri ve azgelişmiş ülkelerinde daha da çarpıcıdır, dahası giderek yoksulluğun artma eğilimi kaçınılmazdır. “Birleşmiş Milletler Gelişme Programları” nın (UNDP) yıllık İnsani Gelişme Raporları ve Dünya Bankası’nın yıllık Dünya Gelişme Raporları; bu süreçte beklenen sonuçların elde edilemediğini ortaya koymaktadır. Dünyamızda; açlık ve yoksulluğu yaşayan büyük bir çoğunluk ile aşırı varlık ve lüks içinde yaşayan küçük bir azınlığın varlığı  toplumsal gerçeklik olarak karşımızdadır.

 

Dünyanın genelinde, toplumsal eşitsizliğin ve adaletsizliğin her alanda yükseldiğini görüyoruz. İşsizlik, yoksulluk gibi sorunların varlığı bunun en somut göstergeleridir. Yolsuzluk, dolandırıcılık ve yasa dışı yollarla elde dilen kazançlar olağan karşılanmaktadır. Dahası, bunu yapan kişiler “saygın” kişiler olarak kabul görmektedirler. Fuat Keyman’ a göre  “Türk modernleşme tarihi” bir meşruiyet ve yönetebilirlik krizi yaşamaktadır ve “toplumsal çöküntü” hukukun üstünlüğünü de bu süreçte olumsuz etkilemektedir. Keyman; modernlik karşıtı söylemlerin bu süreçte güçlendiğini, moderniteden vazgeçme taleplerinin arttığını, devlet/ toplum/ birey ilişkilerinde ciddi bir etik ve ahlaki sorun yaşandığını, dinsel, etnik, cinsel ve kültürel farklılık taleplerinin siyasallaştığı bir sürece girdiğimizi ileri sürer.

 

Bozuk Gelir Dağılımı

 

Türkiye’de nüfusun en tepedeki yüzde 1’lik kesiminin milli gelirden aldığı pay, en alttaki yüzde 50’lik kesimin payının çok üzerindedir. Dahası, % 1’lik kesimin geliri son 10 yılda 6 puan artarken, alttaki yüzde 50’lik kesimin geliri yüzde 1,7 azalmış durumdadır. Türkiye’deki bozuk gelir dağılımına bakalım;

 

NÜFUSUN MİLLİ GELİRDEN ALDIĞI PAY                                                           

2007

2016

FARK

En Üstteki % 1

17,4

23,4

6

En Üstteki % 10

49

53,9

4,9

En Alttaki % 50

16,3

14,6

-1,7

 

Eşitsizlik küresel ölçekte de artıyor, ancak gelişmiş ülkelerde orta kesimin aldığı pay, en zengin üst kesimin aldığı paydan daha fazladır. Türkiye bu gelir dağılımıyla en eşitsiz ülkelerden biridir. Aşırı ayrıcalıkları olan bir azınlık vardır, yoksullar daha da yoksullaşmaktadır. Boyun eğiş, yanaşma ve himayecilik artmaktadır. Toplumsal yaşamın her alanında adam kayırmacılık, rüşvet ve yolsuzluk görülmektedir.  “Hukukun üstünlüğü” sözdedir, hukuk dışı mekanizmalar yaygındır. Bu yapıda, mevcut olan eşitsizlikleri daha da derinleştiren bir işleyiş söz konusudur. Modern bir değer olmakla birlikte “eşitlik” ilkesinin yok edilmesine izin verilmemeli, tersine siyasal yaşamın “daha fazla eşitlik” için sürdürülmesi herkes tarafından benimsenmelidir.

 

 

Kaynak:

Neoliberalizmin Kısa Tarihi, David Harvey

Toplumlar ve Ekonomiler, Prof. Dr. Fuat Ercan

Devlet Nedir? Prof. Dr. Cem Eroğul/

Seçme Yazılar, Michael Faucault

Küreselleşme, Devlet, Kimlik Farklılık, Prof. Dr. Fuat Keyman

www.dunya.com/kose-yazisi/bozuk-gelir-dagilimi/397801

 

 

Last modified on Perşembe, 15 Mart 2018 10:32
Rate this item
(1 Vote)