Pzt08202018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DÜŞÜNDÜKLERİMİ YAZDIM BİREY OLMADAN DEMOKRASİ OLMAZ

BİREY OLMADAN DEMOKRASİ OLMAZ Featured

Written by 

Türkiye’de en çok tartışılan konuların başında demokrasi geliyor. Siyasal partilere bakarsanız hepsi demokrasiyi savunuyor, ancak bir türlü içselleştiremiyorlar, en azından kendi yönetimlerinde yaşama geçiremiyorlar. Çünkü liderler gücü ellerinde tutmayı seviyorlar, zaten toplumun geniş bir bölümü de siyaseti uzak durulması gereken bir faaliyet olarak görüyor. Dolayısıyla sandığa indirgenmiş, oy kullanmayla sınırlanmış bir demokrasi anlayışımız var ülkemizde.

Bugünkü uygulamada seçmen, milletvekilini asla kendi seçmiyor, desteklediği partiye oy vererek sadece listeyi onaylıyor, listedeki adayların sıralamasını bile değiştirme şansı yok. Peki, bu listeleri kim yapıyor? Görevlendirilen kişiler de olsa, listeyi liderler yapıyor. Daha doğrusu onların istemediği hiç kimsenin aday olabilmesi, hele hele kazanacak sıralarda yer alabilmesi mümkün değil. Geçmişte CHP aday listelerinin bir bölümünü delegelerle ya da üyelerle yapsa da, bunun seçmendeki karşılığı en çok yüzde 10 gibi düşük bir oran. ( 2015’de yaklaşık 12,1 milyon oy alan CHP’nin, 2018’de üye sayısı 1,2 milyon) Bu arada, siyasal partilerde üye olmanın parti kütüğüne kaydolma meselesine indirgendiğini, delegelerin belirlenmesinde aidiyet ve mensubiyetin belirleyici kriterler olduğunu da unutmayalım. Özetle, aday belirleme yöntemi ne olursa olsun, bu süreçte seçmenin hiçbir bir iradi kararı yok.

Oy verme sürecinde, bireysel aklın henüz gelişmediği geleneksel toplumlarla büyük benzerliklerimiz  var. Kolektif akıl insanlara kime oy vereceğini bir şekilde dayatıyor. İnsanlar da bu doğrultuda oylarını veriyorlar. Çünkü farklı düşünmek, düşündüğünü söylemek, sosyal çevrede dışlanmak için yeterli neden. Seçmenin çoğunluğu rakip partilerin temsilcilerine ön yargılı; söyleneni dinlemiyor, kendi aklıyla sorgulamıyor, baştan reddediyor. İnsanlar güvensiz, zihinler çok yüklü, geçmiş özgürce düşünmeye, işbirliğine engel. Bu süreçte herkes kendi taraftarına hitap ediyor, yaşanan sürecin rasyonalitesi yok, verimliliği çok düşük. Bu nedenle propaganda çalışmaları tam bir zaman ve para kaybı. Bütün bunlar iktidarı ile muhalefeti ile tüm partilerin gerçekleri. Dolayısıyla demokrasi, hala çözülememiş bir sorun olarak gündemimizden düşmüyor, düşeceğe de benzemiyor.

Demokrasi insanların karar alma sürecinde yer alması, tek kelime ile katılım demek. Ancak mevcut tanımların en gelişmişi; demokrasiyi aynı zamanda toplumsal ve ekonomik farklılıkları asgariye indiren, kaynakların ve servetin eşitsiz dağılımının önüne geçmeye çalışan bir sistem olarak tanımlayanıdır. Bizim demokrasimiz ise; siyasetçilerin kendi amaçlarını gerçekleştirmek için kullandıkları bir araç durumundadır. Karşımızda, mevcut siyasal düzeni sürdürmenin aracı haline gelmiş bir demokrasi anlayışı var. Demokrasi aslında bir yaşam biçimidir; sizinle ilgili karar süreçlerinde yer almaktır, düşünceyi ifade edebilmektir, dinlemektir, dinlenmektir. Türkiye’de insanlar seçtikleri kişilerle etkileşime girebiliyorlar mı? Yani derdinizi anlatabiliyor musunuz? Siyaset insanları sizi dinleme ihtiyacı duyuyorlar mı? Liderlerin belirlediği milletvekillerinin böyle dertler yok, olması da beklenemez. Bu nedenle bizdeki uygulamaya demokrasi demek zor. Gerçek demokrasinin olmazsa olmazı bireyi yaratmaktır. Birey insan olmanın yanında, farklı tercihler yapabilen insandır. Demokrasiye inanıyorsanız; insanları birey olarak görecek, onların tercihlerine saygılı olacaksınız. En önemlisi, onlar adına, onlara rağmen karar alma hakkını kendinizde görmeyeceksiniz ve kararlarınızı onlara dayatmayacaksınız.

İnsanlarımızın bu dayatmaya neden karşı çıkmadığını sorgularsak, Osmanlı devlet yönetimine bakmamız gerekir. Osmanlı'da kamusal varlık kavramı hiçbir zaman ortaya çıkmamıştır. "Devlet malı deniz, yemeyen domuz" halk deyişiyle ifade edilen, kamunun yağmalanmasıdır. Devlet, iktidarı elinde tutan bir unsurun, yani padişahın mülküdür. Diğerleri ise "kul" ya da "reaya" dır. Devletle halk arasındaki ilişki, biat kültürüne dayanan efendi- kul ilişkisidir. İlk ve orta çağda görülen devlet yönetimine benzer şekilde; devlet emreden, halk ise emre uymakla yükümlü insanlardır.Bölüşümü belirleyen mensubiyettir. Bu durumda toplam üretimden alınan payın, bu üretime yapılan katkıyla bir bağlantısı yoktur. Dolayısıyla birey ve bireyselleşmeyi yaratan haklar gelişmemiştir. Tersine herkes, hak ve yeteneklerini aşan talepleri haklı görebilmektedir. Bunun en dramatik sonucu ise, hak ve bireyselliğe dayanan yurttaşlık bilincinin gelişememesidir. Ancak, Cumhuriyet'in kurulması ile temel refleksimizde köklü değişikliklerin olduğunu söylemek de zordur. Osmanlı'dan gelen kutsal devlet inancı hala egemendir ve devlete mensubiyet, bölüşümü belirleyen temel öğedir. Bunun da aracılığının siyaset yapmaktadır. İnsanlarımızın çoğu, devlete ait bir kaynağı kendi lehlerine kullandıklarında, diğer bireylerin haklarını aldığını, onları sömürdüğünü düşünmez. Onlara göre; Osmanlı kavrayışı içerisinde kutsallığını sürdüren devletin, sonsuz kaynakları vardır ve bunların paylaşılmasının kimseye zararı yoktur. Popülizmin egemen olduğu toplumlarda, herhangi bir vatandaşlık eğitimi, dolayısıyla edinilen bir vatandaşlık bilinci de yoktur. Tersine insanlar "halk" adı verilen türdeş, kimliksiz ve bireyselliği olmayan bir yapıda tutulmaya çalışılır ve eşit oldukları söylenir. Hâlbuki bu şekildeki eşitlik söylemi en büyük eşitsizlikleri gizler. Bütün bunları yaratan popülizm ülkemizde neredeyse ulusal bir ideolojidir.

Günümüzdeki demokratik devletlerde, demokrasinin öznesi bireydir. Bireysiz demokrasi olmaz. Bu nedenle; bireysel özgürlük, eşitlik, adalet temelinde bir devlet yönetimi söz konusudur. Bu demokratik yapıda hukuksal olarak insanların eşit oldukları, yasama, çalışma, mülk edinme, inanç ve vicdan özgürlüğü gibi temel hakları olduğu tartışmasız kabul edilir. Devlet ile birey arasında herkesin uymak zorunda olduğu anayasa adı verilen bir toplumsal sözleşme vardır. Bu şekilde hem bireylerin devlete karşı olumsuz tutum ve davranışları engellenir, hem de bireylerin hak ve özgürlükleri devlete karşı güvence altına alınır. Demokratik hukuk devletinde, yönetilenler kadar yönetenler de yasalara uymak zorundadır. Karşılıklı hak ve ödevlerin yasalarla belirlendiği bu yapıda, birey- devlet ilişkisi bir dengeye oturtulmuştur. Bu denge, hem bireyin varlığının hem de devletin varlığının önemini gösterir ve birinin diğerine feda edilemeyeceğinin altını çizer.

Karşımızda değişen dünya ve onun dönüştürdüğü Türkiye’de yeni bir sosyoloji var. Artık homojen toplumdan daha çok; heterojen bir toplum yapısı söz konusu. Yeni bir birey/ topluluk anlayışına geçiyoruz ve belirsizliklerle dolu, benmerkezci bir topluma doğru evriliyoruz. Bu sadece Türkiye’de değil, dünyada da böyle. 1980'lerde başlayan, bilgi ve iletişim teknolojilerinin, yeni üretim süreçlerinin şekillendirdiği bir durum bu. Eski siyaset anlayışıyla yönetilen siyasal partiler, yeni toplumsal talepleri anlayamıyorlar. Çözüm demokratik insanı yaratmaktadır. Siyasetin temel ihtiyaçlarını ele alırken; ücretler ve gelir dağılımının yanında, kimlikler, kültürel bağlantılar temelinde düşünmek gerekir. Bireyler kendi kimliklerini, onun getirdiği farklılıkları sergilemek ve siyasete sokmak istiyorlar. Demokratikleşme diye tanımlanan, bu haklar alanının var olması ve yasal güvenceye kavuşturulmasıdır. Günümüzde demokrasi salt bir toplumsal örgütlenme biçimi değildir. Yerel, ulusal ve küresel ölçekte kullanılan etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel vs hareketlerin kendi güçlerini artırmak için kullandıkları bir araca dönüşmüştür. Devletlerin, kurumların, şirketlerin karşılıklı olarak bağımlı hale geldiği bugünkü küresel ekonomide, kendimizi diğer ülkelerden soyutlamamız, soyutlayarak refahı yaratmamız ve halkın taleplerini karşılamamız mümkün değil.

Siyasal partilerin Türkiye’nin demokrasi ihtiyacını görmeleri, özgür bireyi yaratarak siyaseti dönüştürmeleri, yapmak zorunda oldukları tarihsel bir görev ve sorumluluktur. İktidarı ile muhalefeti ile bütün siyasal partiler, eğer Türkiye’yi gelişmiş bir dünya ülkesi yapmak için değiştirmek iddiasındalarsa, önce kendilerini değiştirmek zorunda olduklarını bilmelidirler.

 

Last modified on Cuma, 25 May 2018 06:15
Rate this item
(1 Vote)