Pzt08202018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DÜŞÜNDÜKLERİMİ YAZDIM YENİ CUMHURBAŞKANININ İLK GÖREVİ

YENİ CUMHURBAŞKANININ İLK GÖREVİ Featured

Written by 

Güvenin sosyal erdem olarak refahın yaratılmasındaki rolünü analiz eden Francis Fukuyama “Güven” adlı kapsamlı kitabında, yeryüzündeki kültürleri ekonomik performansları açısından karşılaştırır. Güveni; üyelerinin ortaklaşa paylaşılan normlara dayalı, belli bir düzen, dürüstlük, işbirliği ve dayanışma içinde davrandığı toplumda ortaya çıkan beklentiler olarak tanımlar. Fukuyama, bir toplumda insanların birbirine duydukları güven derecesinin önemine işaret ederek, ekonomik refahın yaratılmasını ağırlıklı olarak sosyal sermayeye ve bir toplumun bireyleri arasındaki güven duygusunun yaygınlığına bağlar. Ünlü siyaset bilimci, toplumları “yüksek güvenli” ve “düşük güvenli” olarak ikiye ayırır ve güvene bağlı olarak sosyal sermayenin ve bunun alt kümesi olan kendiliğinden sosyalleşmenin, toplumların siyasal ve ekonomik hayatındaki yaşamsal önemini vurgular.

Güven sözcük olarak “Bir kişi ya da nesnenin bazı özellik ve niteliklerine ya da ifadenin doğruluğuna itimat etme ya da bel bağlama” olarak tanımlanıyor. “İtimat” ve “bel bağlama”, “inanç” ile ilişkili kavramlardır. Bu arada “güven”, yalnızca modern dönem içinde var olan bir terim olan risk ile ilişkili olarak anlaşılmalıdır. Güven, risk koşullarının farkında olduğunu var sayarken, itimatta bu yoktur. Güven ve itimadın her ikisi de hayal kırıklığı ya da üzüntüyle sonuçlanabilecek beklentilere işaret eder. İtimatta, benzer şeylerin aynı kalacağı şeklinde, neredeyse sorgusuz sualsiz benimsenen bir tutum vardır. Hayal kırıklığını göz ardı edersiniz; çünkü bu hem düşük bir olasılıktır, hem de başka ne yapacağınızı bilemiyorsunuzdur. Diğer bir seçenek, sürekli bir belirsizlik içinde yaşamak ve yerine koyacak hiçbir şey olmadan beklentilerden vazgeçmektir. Seçenekleri göz önüne almayan bir kişi itimat etme durumundadır, seçenekleri değerlendiren ve ortaya çıkan riskleri karşılamaya çalışan bir diğeri ise, güven duyma durumundadır. İtimat eden kişi hayal kırıklığı yaşarsa tepkisini başkalarını suçlayarak gösterir; güven konumunda ise, kusurun bir kısmını kendisi üstlenmek zorundadır.

Güven/ itimat ve risk/ tehlike kavramlarının, birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Eğer eylemden kaçarsanız hiçbir riske girmezsiniz. Yani tehlikeye atılan bir şey yoksa kayıp da yoktur. Ancak eylemsizlik de riskli olabilir, çünkü yaşam hepimizin karşılaşacağı birçok riskler barındırır. İnsanların güvene ilişkin davranışları ve tutumları, genel olarak ait oldukları topluluğun güven konusundaki eğilimlerini yansıtır. Kültür, topluluk ve sistem içinde insanlar, yüklendikleri rolleri ya da statüleri gereği güven konusundaki davranışlarını değiştirebilirler. İyi ve güvenilir bir yönetime sahip insanlar “güvenilir” kabul edilirken, güvenilirlikten uzak bir kültürel mirasa sahip kişiler “güvenilmez” kabul edilirler.

Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün Küresel Barış Endeksi raporunda, Türkiye güvenlik ve huzur açısından 163 ülke arasında Avrupa’da sonuncu, dünyada ise 145'ncı sırada yer alıyor. Dünya Değerler Araştırması Raporunda da, insanların birbirlerine ve kurumlara olan güvenleri açısından Türkiye'nin yeri son sıralarda. Türkler ailesi içindekilere güvenirken, İsveçliler ülkelerinin yarısından fazlasını kendi aileleri gibi görebiliyorlar, onlara güveniyorlar. Raporda, bu durumun devlete olan güvensizlikle alakalı olabileceği vurgulanıyor.

İnsanların birbirlerine güvendiği bir ülkede yaşamakla, insanların birbirlerine güvenmediği bir ülkede yaşamak arasında farklar büyük. Birbirine güvenenlerin yaşadığı ülkelerde öngörülebilirlik yüksek, işlem maliyeti düşük, iş yapmak daha kolay, kurumlar daha iyi çalışıyor, yolsuzluklar daha az, verimlilik yüksek. Türklerin birbirlerine güvenemeyişlerinin temelinde dört unsur var.

·         Kentleşmenin çok hızlı olması. Güven ve kentleşme arasında “Negatif İlişki” var

·         Hukukun üstünlüğünün sağlanamaması. Güven ve hukukun üstünlüğü arasında “Pozitif İlişki” var

·         Gelir Dağılımının bozuk oluşu. Güven ve Gelir Dağılımı (Gini Katsayısı) arasında “Negatif İlişki” var

·         Dindarlık etkisi. Güven ve dindarlık (Din günlük yaşamınızda önemli bir yer tutar mı? sorusuna evet diyenlerin oranı) arasında “Negatif İlişki” var

Görüldüğü gibi, güveni tesis etmek kolay iş değil; sorun hem büyük, hem de karmaşık. Bu arada siyaset toplumu fazlasıyla kutuplaştırmış durumda. Yaşamın her alanında, insanların birbirlerini yok etmek, oyun dışı bırakmak için sergiledikleri çabaları hep birlikte görüyoruz. Birbirine güvenmeyen karı- kocalar geçinemiyor, iş ortakları anlaşamıyor, takım oyuncuları iyi bir performans sergileyemiyor, siyasi partiler sinerji yaratamıyor, koalisyon kurup ülkeyi yönetemiyorlar. Çünkü bütün bu süreçte yer alan insanlar bu toplumun insanları ve bu toplumun DNA’larını taşıyorlar. Siyasal partiler de bu insanların oluşturduğu yapılar ve doğal olarak birbirlerine güvenmiyorlar. Dahası, bırakın başka partilere güvenmeyi, aynı parti içinde yer alan insanlar birbirlerine güvenmiyorlar, hatta birbirlerinden nefret edenler var. Bu arada, ittifak yasası zorunlu olarak partileri işbirliğine zorladı. Ancak bu ittifak 16 Nisan’daki Anayasa değişikliğinin zorunlu bir sonucu, çünkü hiç bir partinin kendi gücüyle seçim kazanması mümkün değil. Çok istedikleri için yapmıyorlar kısacası.

Belli yeteneklere sahip insanların ortak işbirliğine olanak sağlayan normlar olarak tanımlanan sosyal sermaye, zenginleşmenin en önemli aracıdır ve toplumda güven duygusunun egemen olmasından ileri gelir. Bireyler ve kurumlar arası güvenin tesis edilmesinin temel ilkeleri ise; şeffaflık, iletişim, katılım ve istikrardır. Şeffaflıktır çünkü bireyler arasındaki ilişkilerde belirsizliği yok etmek gerekir. İletişimdir, çünkü iletişim kanallarının hem nitelik hem de nicelik açısından genişletilmesi gerekir. Katılımdır, çünkü organizasyonlarda üyelerin tüm karar süreçlerine dahil edilmeleri gerekir. Son olarak istikrardır, çünkü üyelerin ortak amaçlar doğrultusunda tutarlı ve istikrarlı olarak davranmaları, bilgileri paylaşmaları, otoriteye ve normlara gönüllü uyum sağlamaları gerekir.

Çağımızda kullanılan teknolojiler insan sermayesine dayanıyor. İnsan sermayesinin varlığı, nitelikli eğitimin yanında, insanların kendiliğinden sosyalleşmesini de gerektiriyor. Sosyalleşme ise, ancak insanların birbirlerine, kurumlara ve devletine güvenmelerine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Psikoloji bilimi de güveni; bireylerin kendi aralarındaki sağlıklı ilişkiler kurmasının anahtarı, organizasyonlar açısından ise, başarının ve yüksek performansın en önemli faktörü olarak görüyor.

Türkiye” birbirine güvenemeyen” insanlarını “birbirine güvenen” insanlar haline dönüştürmek zorundadır. Bu nedenle, yeni seçilecek Cumhurbaşkanının ilk görevi insanlarımızı birbiriyle barıştırmak ve birbirlerine güvenmelerini sağlamak olmalıdır. Birey/birey, birey/ toplum ve birey/ devlet ilişkilerinde güvenin tesis edilmesi, bireysel/ toplumsal huzur ve barışı arttıracak, ekonomik alana da pozitif etkiler yapacaktır. Bu bağlamda, verimlilik ve performans artacak, iş yapma maliyetleri düşecek, yolsuzluk ve vergi kaçırma oranları düşecektir. Gelişmiş bir ülke olmanın, zenginleşmenin, refahı paylaşmanın, barış ve huzur içinde yaşamanın tek yolu bu.

 

Kaynak:

Güven, Francis Fukuyama  

Diktatörlük ve Demokrasinin Ekonomik Kökenleri, Daron Acemoğlu & James A. Robinson  

Türkler Neden Birbirine Güvenmez? Esen Çağlar  www.tepav.org.tr                    

Bir Sosyal Sermaye Olarak Güven, Coşkun Can Aktan & Hlmi Çoban www.researchgate.net  

Last modified on Cuma, 01 Haziran 2018 11:40
Rate this item
(1 Vote)