Çrş11212018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DÜŞÜNDÜKLERİMİ YAZDIM NEDEN “GELİŞMİŞ ÜLKE” OLAMIYORUZ?

NEDEN “GELİŞMİŞ ÜLKE” OLAMIYORUZ? Featured

Written by 

Psikolog Richard Lynn ile Siyasal Bilimci Tatu Vanhanen  “ IQ ve Ülkelerin Zenginliği” adlı ortak çalışmalarında; IQ olarak adlandırılan zekâ katsayısı ile refah düzeyi arasındaki ilişkiye dikkati çekerek çarpıcı iddialarda bulunurlar. 100’den fazla ülkede yaptıkları IQ ölçümlerine dayanan iddialarına göre, ülkelerin ortalama IQ’ ları ile kişi başına düşen GSMH arasında bir bağ vardır. Daha anlaşılır bir ifadeyle; ülkelerin geri kalma nedeni, o ülke insanlarının kalkınmış ülke insanlarından daha düşük zekâya sahip olmalarıdır. Bu iddiaya bakarsak; gerilik zekâya, zekâ da genetiğe bağlı olduğundan, geri kalmış ülkelerin gelişmiş ülkeleri yakalaması beklenemez.  Bir başka iddia ise; insanların Afrika’dan dünyaya yayıldıkça yaşadıkları zorluklar nedeniyle daha zeki hale geldikleridir. Bunun sonucu olarak kuzeyde yer alan ülkeler; örneğin Kuzey Avrupalılar ve Çinliler dünyanın diğer insanlarından daha zekidirler.

Bu çalışmada Türkiye Türklerinin zekâ düzeyi ortalaması 90, Batı’nın 100, Çin’in 105, Singapur’un ise 108. Avrupa ülkeleri IQ sıralamasında son sırayı Sırplarla paylaşıyoruz. Dünyada bizden kötüleri de var. En altta Sahra altı Afrika yer alıyor. O coğrafyada ortalama zekâ düzeyi 70’lerde. Araştırmaya göre, zekâ düzeylerinde fark 20’nin üzerine çıktığında, kişilerin birbirleriyle sohbet etmeleri neredeyse imkânsız. Bu bağlamda Batı ile aramızdaki 10 puan, Çin ile 15 puan farkın olması ciddi bir dezavantaj getiriyor. IQ testleri sadece saf zekâyı ölçmeyi amaçlayan testler. Bilgi ve eğitimden etkilenme düzeyi çok düşük. Bu testlerin ne denli doğru yapıldığı tartışılabilir, ancak nasıl ölçerseniz ölçün ülkeler arasında yukarıda ifade edilen farklar var. Özetle Türkiye’nin IQ düzeyi Avrupa’dan, Afrika’nın IQ düzeyi ise Türkiye’den düşük. Zekâ düzeyini belirleyen başta sağlık olmak üzere pek çok unsur var. Büyüme koşulları ve beslenme kalitesinin zekâya etkisi yüksek. Enfeksiyonlar, iç parazitler, sindirim sistemine yerleşmiş kurtlar zekâ gelişimini olumsuz etkileyebiliyor. Ancak Türkiye’nin açlık zorunu yok, öyle parazitlerin yol açtığı hastalıklar da yaygın değil. Dolayısıyla zekâ düzeyi, gelişmiş bir ülke olmak için temel belirleyici olarak kabul edilemez.

Gelişme için gerekli unsurlardan bir başkası finansal sermaye. Savaşın mağlupları olan Japonya, Almanya ve İtalya’nın savaş sonrası ortaya çıkan görüntülerine ve o dönemdeki sermaye birikimlerine bakarsak, Türkiye’den daha iyi olduklarını söylemek zor.  Savaştan 15- 20 yıl sonra bu ülkelerin ulaştıkları gelişmişlik düzeyi bize, finansal sermayenin de temel belirleyici olmadığını gösteriyor.

İnsan sermayesinin ekonomik gelişmeyle çok yakın bir ilişkisi var. Türkiye, eğitim kalitesi ile uluslararası sıralamalarda en altlarda yer alıyor. Bu doğru, ancak Rusya insan sermayesi olarak Almanya’nın önünde yer alırken, yarattığı GSMH değeri açısından Almanya’nın neredeyse yarısı. 2018 itibarıyla Almanya 3 Triyon 685 Milyar dolarlık bir değer yaratarak dünyanın 4. büyük ekonomisi olurken, Rusya 1 trilyon 527 Milyar dolarla ancak 12. Sırada yer alıyor. Kişi başına düşen gelire bakarsak durum daha da vahim; Çünkü Almanya yine 2018 itibarıyla, yıllık 36 Bin dolar Kişi Başı Gelirle 19. sırayı alırken, Rusya 15,8 Bin dolarla ancak 52. sırada yer alıyor. Sonuç olarak insan sermayesi de gelişmiş bir ülke olmak içim tek başına yeterli değil.

Gelişmiş bir ülke olmak için, dünyada ilk kez Robert D. Putnam’ın 1993’de yayınlanan kitabında dile getirdiği bir başka unsur daha var. “Sosyal sermaye” olarak tanımlanan bu unsurun varlığı ülkelerin gelişmişliğinde temel belirleyici olarak genel kabul görüyor. Nedir sosyal sermaye? En kısa tanımıyla, toplumların sahip oldukları normlar ve ağlar. Toplumsal güven düzeyini gösteriyor. Bir başka deyişle sosyal sermaye, toplumun ve onu oluşturan bireylerin birbirlerine olan güven düzeyini, yazılı olan ya da olmayan her türlü toplumsal davranış ve kurallardan oluşan normları ifade ediyor. Sosyal sermaye aynı zamanda bireylerin, resmi ve sivil kurumlar arasında fayda sağlama kapasitesi ve yeteneği. İnsanlar arası ilişkilerde, insan ağlarını ve gruplarını birbirine bağlıyor. İşbirliği için gerekli olan güven, karşılıklı anlayış ve davranışlar ise, sosyal sermayenin o toplumda var olduğunun göstergesi. Sosyal sermaye, aynı zamanda sivil toplumu yaratıyor, her düzeyde güveni oluşturuyor ve toplumsal dayanışmayı sağlıyor. Yolsuzluk, kural tanımama, mafyalaşma, dinsel istismar ve her türlü taciz ancak sosyal sermayenin yokluğunda ortaya çıkıyor. Hiç kimseye güvenmeme duygusu bu süreçte tavan yapıyor.

Türkiye’de kişilerin ”halka hizmet aşkı”  olarak dile getirdikleri siyasal hedeflerinin arkasında kişisel ikbal arayışları olduğu bir gerçek. Bu nedenle; beklentilerin gerçekleşme düzeyine göre,  sadakat de, ihanet de ortaya çıkabiliyor bu süreçlerde. Başta siyasal partiler olmak üzere, her türlü organizasyonda, her düzeyde yöneticilerin hangi ölçütlerle belirlendiğine bakalım; Birisine “yakın” olmak, hatta onun “adamı” olmak ve ondan “işaret” beklemek genel kabul gören “kazanma stratejileri”. Önümüzdeki seçimlerde de aday olmak isteyenlerin izleyecekleri tek yol bu. Çünkü yönetme sorumluluğu almak için aday olabilmeleri, bu ilişkileri kurma becerilerine bağlı. Sahip olduğunuz niteliklerden çok, birisinin sizi, kendisine yakın görmesi, yani size “bizden” demesi önemli. Bu nedenle Türkiye’nin gelişememe, dolayısıyla zenginleşememe sorununu çözebilmek için, yaşadığımız her olaydaki “neden- sonuç” ilişkisini kurabilmemiz gerek. Bu ihtiyacı toplum olarak anlamadan gelişmiş bir ülke olmamızı beklemek gerçekçi değil.

Kaynak:

IQ and Wealth of Nations, Richard Lynn & Tatu Vanhanen,

Making Democracy Work- Civic Traditions in Modern Italy, Robert D. Putnam

Niçin, Prof. Dr. İskender Öksüz

Last modified on Çarşamba, 17 Ekim 2018 12:19
Rate this item
(2 votes)