Print this page

TEMSİLİ DEMOKRASİ KRİZDE Featured

Written by 
12 Şubat 2019

Yönetim biçimimiz olan temsili demokrasi “temsil”, “sınırlandırma” ve “güçler ayrılığı” ilkesine dayanır, ancak temsili demokrasi bugün tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük bir kriz içinde. Nedeni temel ilkelerin dikkate alınmaması. Örneğin güçler ayrılığı ve katılım boyutunda yaşanan çok ciddi sorunlar var. Aydınlanma felsefesinin ürünü olan liberal demokrasi, ulus devleti çerçeve olarak kabul eder ve çoğunluğun iradesini ortaya koymak için “seçim” öngörür. Bu nedenle pek çok politikacı seçimi demokrasiyle özdeşleştirir. Ancak seçim çoğulculuğu şart koşar. Bu bağlamda seçmen, aralarında seçim yapabileceği farklı görüşlere sahip adaylar bulabilmeli ve kitle iletişim araçlarını eşit kullanabilmelidir. Çünkü liberal demokrasi her türlü ideolojik bağnazlığı ret eder, aday ve program çoğulculuğu demokrasinin olmazsa olmazıdır.

Temsili demokrasi günümüzde toplumsal sorunları çözmekte yetersiz. Çünkü “ulusal egemenliğe” ve “ulus” adına “ temsilcilerinin yönetimine dayanıyor. Esas olan, halkın katılımı ne düzeyde olursa olsun, temsilciler ve onların yönetimi.  Çoğunluğun iradesine uygun bir yönetimin varlığı, sistemin özünü oluşturuyor. Bu koşullarda, toplumsal yapıda var olan çeşitliliğin, yönetimde yer bulmasını beklemek gerçekçi değil.

Temsili demokrasilerin en sorunlu yanı, halkın temsilcilerini seçme süreci. Egemenlik halka ait dense de, halk bu hakkını belirli bir süreliğine temsilcilerine devretmekte. Halkı seçim dönemlerinin dışında dikkate alan yok, halkın karar alma ve politika oluşturma süreçlerinde hiçbir rolü yok. Temsilcilerine bir sonraki döneme kadar müdahale etme şansı da yok. Bu nedenle temsilciler kendilerini seçen vatandaşlardan bağımsız şekilde hareket edebiliyorlar. Vatandaşların talep ve beklentileri ile temsilcileri arasında giderek artan bir gerilim var. Siyasiler çok rahatlar, seçmene hesap verme gibi bir dertleri yok. Böyle bir süreçte meşruiyet krizinin yaşanması kaçınılmaz. Egemenliğin halka ait olduğu sözü gerçeği yansıtmıyor. Halkın temsili demokrasiye yabancılaşmasını yaratan da işte bu uygulama.

Türkiye’de gerek genel gerekse yerel düzeyde temsilcilerin seçimi iki aşamada yapılıyor. İlk aşamada siyasal partiler adayları belirliyor; ikinci aşamada halk, oylarıyla bu adayları onaylıyor. Dolayısıyla, halkın temsilcilerini kendisinin seçtiğini söylemek mümkün değil. Dahası, adayların sırasını bile değiştirme şansı yok. Sonuç olarak; adaylar partiler tarafından halk adına, ama halka rağmen, hiç de nesnel olmayan ölçütlerle belirleniyor. Bu ölçütler bütün partiler için çoğunlukla aidiyet ve mensubiyet. Partiler ya merkez yoklamasıyla ya da parti delegeleri/ üyeleriyle adayları belirliyor. Merkez yoklamasında genel başkan ya da onun belirlediği üç-beş kişi listeleri yapıyor. Delegeler ya da üyelerle yapılan seçimlerde de ciddi sorunlar var. Çünkü üyelik için temel bir eğitim gerekmiyor, üyelik tümüyle parti kütüğüne kaydolmaya indirgenmiş durumda. Delegeler de bu üyeler arasından, yine aidiyet ve mensubiyet temelinde belirleniyor. Aday ya da adayları delege ya da üyeler belirleyecekse, hâkim huzurunda olmayan eğilim yoklaması tercih ediliyor. Nedeni ise yasal denetimi olmaması, her türlü manipülasyona ya da sahtekârlığa açık olması. En önemlisi de değiştirilebilir olması. Bu süreçte listeyi, genel merkezle bağlantıları olan yörenin “siyaset ağaları” belirliyor. “Anahtar Listeler” ile üyeler yönlendiriliyor, sonra da zafer kutlamaları yapılıyor. Kim neden kazandı? Ya da kim niye kaybetti? Sorusunun rasyonel bir karşılığı yok. Başka bir ilginç ayrıntı; İktidar partisi Ak Parti’nin aldığı oyların yarısı üyelerden geliyor, ancak Ak Parti adaylarını eğilim yoklaması yapılsa da üyeler belirlemiyor. Ana muhalefet partisi CHP’ye gelince; nasıl yapıldığı ortada olan eğilim yoklamalarında oy kullanan üyelerin CHP’nin aldığı toplam oydaki oranı sadece yüzde onlarda. Katılım oranı ise yürekler acısı. Eğilim yoklamalarına üyelerin yarısından fazlası katılmaya ihtiyaç bile duymuyor. Ortada vahim bir durum var; Ya üyeler partilerine güvenmiyorlar ya da üye olma bilincinden yoksunlar. Her iki durum da çok düşündürücü. Sonuç olarak halk bu süreçte yok ve hiçbir şekilde kendisini yönetecek temsilcilerini seçemiyor. Ortada demokrasi değil, “Partiler Demokrasisi” var. Halka ait olması gereken egemenlik hakkı, seçme özgürlüğündeki sınırlamalar nedeniyle, ne yazık ki halk tarafından kullanılamıyor.

Temsili demokrasinin bir başka sorun alanı siyasal partilerin siyaset yapma anlayışı. Ulus iradesini temsil ettiklerini ve ulusal çıkarları koruduklarını söyleseler de, genelde parti iradesi ile parti çıkarları peşinde koşuyorlar. Bu arada istikrar gerekçesi ile seçim sistemleri, koyduğu barajlarla önemli oranda oyu dikkate almıyor. Sonuçta vatandaş mevcut siyasal partilere oy kullanmaya mecbur bırakılıyor. Bunun sonucu olarak seçmen, seçimlere ilgisizleşiyor. Oy kullanmanın yasal zorunluluk olmadığı ülkelerde, sistemin temeli olan seçimlere katılım oranının düşüklüğü bunun en somut göstergesi. Değişen dünya, demokrasiyi sadece seçim dönemlerinde oy kullanmak olarak görmüyor.

Temsili demokrasinin günümüzde, ulus devlet çerçevesinde ortaya çıkan sorunları çözmede zorlandığı çok açık. Etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel ve kültürel grupların ihtiyaçlarını karşılamada büyük sıkıntıları var. Farklılıklara uyum sağlayarak çözüm bulamakta başarısız. Küreselleşme karşısında ekonomik sorunları çözmede de yetersiz. Ulus devletlerin, ulus üstü karar merkezlerinin dayatmalarına cevap vermesi zaten mümkün değil. Bunun yanında, demokratik yönetim anlayışının tabandan tavana dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz. Gelişmiş ülkeler yönetim anlayışlarını değiştirerek “yerellik” ilkesini öne çıkarmış durumdalar. Bu ilkeye göre yetki ve sorumluluk halka en yakın birimler tarafından yerine getiriliyor. Yerellik ilkesi merkezi yönetim yerine, yerel yönetimlerin ön plana çıkması demek. Merkezi yönetimin yetki ve görev alanları oldukça sınırlanmış durumda. Bunlar iç ve dış güvenlik, dış ilişkilerin yürütülmesi, vergilerin toplanması, adaletin dağıtılması ve bölge ölçeğini aşan kamusal işler. Türkiye’de ise, egemenliği kullanma yetkisi merkezi yönetimin elinde. Organların tümü atanmışlardan oluşuyor ve ağır bir vesayet denetimi var.

Diğer yandan siyasal partiler temsili demokrasinin vazgeçilmez unsurları. Bize dayatılan “demokrasi” değil, “partiler demokrasisi”. Bu demokrasi anlayışında seçmenin seçme özgürlüğünü kullanabilmesi mümkün değil. Dinamik değişimlerin yaşandığı bir dünyadayız ve temsil boyutunda yaşanan kriz büyük. Birey ve gönüllüğe dayalı katılımcı demokrasinin ihtiyaç duyduğu motivasyon eksikliği de dikkat çekiyor. Gönüllülükte en temel faktör olan motivasyon kaybı demokrasi açığının başlıca nedeni. Ünlü siyaset adamı Gianni de Michelis’in uyarısına hep birlikte kulak verelim; “Demokrasi ya günümüz gerçeklerine uyum sağlamak için yeniden icat edilecek ya da yok olup gidecek”.

 

Kaynak:

http://www.anayasa.gov.tr      

http://www.sobbiad.mu.edu.tr

Last modified on Salı, 12 Şubat 2019 11:54
Rate this item
(1 Vote)
Tuygan ÇALIKOĞLU

Latest from Tuygan ÇALIKOĞLU