Sal10162018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home YENİDEN DÜŞÜNMEK ÜRTEMEK İÇİN İTHALATA MAHKUMUZ

ÜRTEMEK İÇİN İTHALATA MAHKUMUZ

Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası, yokluk ve yoksullukla mücadele için İzmir İktisat Kongresi'nde yerli malların üretim ve kullanımının gereği kararlaştırıldı. 12 Aralık 1929 yılında Başbakan İsmet İnönü TBMM'de yaptığı konuşmada ulusça tutumlu olmaya, birbirimize inanmaya, güvenmeye ne denli ihtiyacımız olduğunu söyleyerek, "Yabancı ülkelerden, sattığımızdan fazla mal almayacağız" dedi. Bu yaptığı konuşma ile 12 Aralık günü "Yerli Malı ve Artırma Haftası" olarak tanımlandı.

 Benim ilkokul yıllarımda bu haftanın önemi büyüktü; ailemiz ve öğretmenlerimiz, paramızı, eşyamızı, zamanımızı ve sağlığımızı neden ve nasıl kullanmamız gerektiğini bize çok iyi öğrettiler. Dahası, tutumluluk salt kendimize ait bir alanla sınırlı değildi. Elektriği, suyu, yiyecekleri, okulu, taşıtları, bize ait olmayan eşyaları da özenle korumamız, asla zarar vermememiz öğretildi. Yurdumuzun bağımsızlığını koruması için, yerli malları üretmek ve kullanmak  zorundaydık. Okullarımızda  kutlanan bu haftada tutum, yatırım ve Türk malları hakkında bilgiler verilir, şiirler okunur, konuşmalar yapılırdı.  Yerli mallarımız tanıtılırdı. Bizim kuşak bu bilinçle yoğruldu, kendine yeter bir toplum olma özlemimiz büyüktü ve ulus olarak hepimiz bu doğrultuda çaba harcamalıydık.

Giderek bu haftanın önemi azaldı; tutumlu olmak nedir? Paranın gerektiği kadar harcanması, eşyaların, araç ve gereçlerin iyi kullanılması, zamanın boşa harcanmaması anlamına gelen "Tutumlu olmak" terk edildi, aşağılanan bir kavrama dönüştü. Tüketim ekonomisinin yarattığı, "Tükettiğin ölçüde varsın" mottosu yaşamımıza egemen oldu. Paranın en büyük değer olması, ekonomik ömrü dolmadan eşyaları, araç ve gereçleri değiştirme yarışı, zamanı boş yere geçirecek kanalların sayısında inanılmaz artış "Tutumlu olmayı ve tasarruf etmeyi" tümüyle unutturdu. Bu süreçte; daha mutlu, daha güvenli olmadık, tersine tükettikçe yalnızlaştık, hem de kalabalıklar içinde yalnızlaştık, mutsuzlaştık.

Türkiye'nin bugünkü ekonomik görünümü için "Dış Ticaret Dengesi"ne bakalım; yani mal ihracatı ile mal ithalatı arasındaki farka. 2012 rakamlarıyla ihracatımız 163,2 milyar dolar, ithalatımız ise 228,6 milyar dolardır. Bu durumda Dış Ticaret Hacmi 391,8 milyar dolar ( 163,2+ 228,6), ihracatın, ithalatı karşılama oranı ise 71,4' tür. Ara malları ve hammadde ithalatımızın tam yüzde 75'ini oluşturuyor. Kısacası, üretim yapmamız ithalata bağlı. Kendi tasarrufu olmayan bir toplum olarak, başka ülkelerin tasarruflarıyla bir büyüme modelimiz var ve büyüdükçe açık veriyoruz. Bu model özel kesimin ağırlığına, cari açığa, dolayısıyla özel kesimin dış finansman bularak borçlanmasına dayanıyor.Ancak değişen küresel konjonktür, paranın hem bulunmasını zorlaştırıyor hem de maliyetini arttırıyor. Türkiye'nin derhal yeni bir büyüme modeline, açık vermeye dayalı olmayan bir büyüme modeline ihtiyacı var. Dış dünya ile rekabet edebilecek üretimlere yönelmesi gerek. Bu üretimlerin teşvik edilmesi şart, ancak bu yolla ithal etmek zorunda kaldığımız sermaye malları ve ara mallarının bir kısmını yerli üretim ile gerçekleştirebiliriz. Bu arada ithalatına olumsuz etki yapan, cari açığı yaratan önemli bir kalem olan enerji alanında yeni politikalara ihtiyaç var. Diğer taraftan, enerjiyi daha tutumlu kullanmak, maliyetini azaltan tasarrufu tedbirlerini yaşama geçirmek şart. Alternatif enerji kaynaklarına yönelmek de kaçınılmaz bir gereklilik. 

Sonuç olarak; yürürlükteki büyüme modeli sürdürülebilir değildir. Türkiye'nin siyasal ve ekonomik yeni bir paradigmaya ihtiyacı var,bu nedenle iktidarın bunu görmesi ve acilen yeni bakış açısını yaratması gerek.