Pzt06182018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home YENİDEN DÜŞÜNMEK ARTIK YÖNETİLEMEYEN TÜRKİYE

ARTIK YÖNETİLEMEYEN TÜRKİYE

 Neoliberal politikalar, dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yönetim ve meşruiyet krizine girmiş durumda. Çünkü yol açtığı yıkımlar çok büyük. Bütün ülkelerde sosyal adalet sorunları yaşanıyor, bu nedenle "insan odaklı küreselleşme" ye olan talep yüksek sesle dillendiriliyor. Eşitsizlikler, adaletsizlikler, dışlanmışlıklar küresel ölçekte, her yerde ve yaşamın her alana yayılmış durumda.

 

Neolibereal politikalar ekonomide devletin küçülmesi, değerli kamusal alanların değerinin çok altında özelleştirilmesi, böylelikle devletin üretimden çekilmesi anlamına geliyor. Bu politikaların az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yaptığı bir etki de dışa bağımlılığı en üst düzeye çıkartmak. Emeği ile çalışanlara getirdiği yükler çok büyük; işsizlik artıyor, ücretler baskılanıyor. Bu süreçte ekonomi dış kaynaklara bağımlı, üretiminiz de, tasarrufu ve doğal kaynakları yetersiz bir ülke olarak tümüyle dış finansmana bağlı.

1980'den bu yana Türkiye'de piyasa ekonomisi hakim. Reel devalüasyonlar yaşandı bu süreçte, ithalat rejimi serbestleşti, emek gücü baskılandı. KİT'lerin elden çıkartılması, kamu yatırımlarının azaltılması yine bu dönemde yaşandı. Faiz ve döviz kurunda devlet müdahalesi kalktı. Yabancı sermayenin her türlü denetimden uzak bir şekilde serbestçe dolaşımına izin verildi. Bu durumda, gelen yabancı sermaye de reel sektöre yani üretime değil, finansal alanda spekülatif yatırım için geldi. Koşullar işine gelmediğinde de gitti. Servet transferleri yapıldı bu dönemde.

Neoliberal politikalar devletin küçülmesini gerektiriyor. Bunun anlamı; daha az eğitim, daha az sağlık hizmeti ve daha az kamusal üretim demek. Faiz harcamaları kamusal hizmetlerin, alt yapı yatırımlarının azalmasına yol açıyor, yani gelir dağılımı toplum aleyhine bozuluyor. Emek büyük ölçüde metalaşıyor ve emekçiler günlük yaşamlarını sürdüremez hale geliyorlar. Toplumsal eşitsizlik artıyor, nüfusun çok küçük bir bölümü olağanüstü zenginleşirken, büyük bölümü yoksullaşıyor, dar bir yaşam alanına hapsoluyor. Sermayenin karlılığının devam etmesi neoliberal politikaların temel amacı olunca, emek ücretlerinin artışı üretkenlik artışının altında kalıyor. Bu süreçte siyasal ve ekonomik özgürlükler de ortadan kalkıyor ve güçlü merkez ekonomileri ortaya çıkıyor. Bu dönüşümlerin Türkiye'deki somut sonuçları,  eksik istihdamın neden olduğu devasa işsizlik ve gelir dağılımında görülen sürdürülemez adaletsizlikler. Bu uygulamalar katma değeri yüksek üretimleri arttırmıyor,  sadece mali piyasaları genişletiyor. Bunun da toplumun çoğunluğunu oluşturan emeği ile geçinen kesimlere faydası yok, onların yaşadığı yoksulluğu yok etmiyor, her alanda yaşanan adaletsizlikleri ortadan kaldırmıyor.  Sadece, sistemin yarattığı mağdurların, kendini mağdur hissedenlerin sayısını arttırıyor.

Küresel, bölgesel ya da ulusal ölçekte barış ve demokrasinin tesisi, sosyal adalet alanına verilen öneme bağlı. Günümüzde küreselleşen dünyanın adaletli, insani ve demokratik olması gerek. Bu talepler her ülkede giderek yükseliyor. Türkiye'nin potansiyeline bakarsak bu sürece katkı verebilir, ancak önce kendisi demokratik bir ülke olmak ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme yaratmak zorunda. Türkiye'de aşırı ayrıcalıkları olan zenginlerin sayısında artış ürkütücü boyutta, yoksullar ise daha da yoksullaşıyor. TUİK verilerine göre; ailelerin gelirleri ile harcamaları arasındaki makas ürkütücü boyuta ulaşmış durumda, gelirler harcamaların ancak yüzde 55'in karşılayabiliyor. Dünya Bankası verilerine göre; Türkiye'de nüfusun en tepedeki yüzde 10'u ile en alttaki yüzde 10'u arasında fark 14,5 kat. Yine en tepedeki yüzde 10 toplam servetin yüzde 77'sine sahip. Türkiye 2014 itibarıyla 38 dolar milyarderi ile en fazla dolar milyarderine sahip 14. ekonomi, buna karşılık kişi başına gelir bakımında ancak 67. ekonomi. OECD ülkeleri arasında gelir dağılımında ise en adaletsiz 3. ekonomi. Bu süreç boyun eğmeyi, yanaşmayı ve himayeciliği arttırıyor. Bunun sonucu olarak toplumsal yaşamın her alanında adam kayırmacılık, rüşvet ve yolsuzluklar görülüyor. Hukukun üstünlüğü sözde, hukuk dışı mekanizmalar giderek yaygınlaşıyor.

Siyasal iktidarın yaşanan bu adaletsizlikleri görmesi ve düzeltmek için yeni bir paradigmayı derhal yaşama geçirmesi gerek. Modern bir değer olmakla birlikte "eşitlik" ilkesi yok edilmemeli, tersine siyaset daha fazla eşitlik için mücadele etmeli ve bu hedef herkes tarafından benimsenmeli.