Sal10162018

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home SOSYAL DEMOKRASİ AVRUPA SOSYAL DEMOKRASİSİ VE CHP
13 Ağu 2014

AVRUPA SOSYAL DEMOKRASİSİ VE CHP Featured

Written by 

Kuruluşunda işçi sınıfına dayanan, temelinde Marksist Felsefe olan Avrupa’daki Sosyal Demokrat partiler, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kendilerini “Halkın Partisi” olarak tanımlıyorlar. 1959’da Alman Sosyal Demokrat Parti’si “Bad Godesberg” programı ile de sosyal demokrasiye salt Marksist bir kökenden gelineceğini reddederek, Klasik Felsefe’den ve Hristiyan Ahlakı’ndan da geçilebileceğine karar veriyor.

 

İşte bu tarihten sonra sosyal demokrat partilerin; işçilerin yanında, beyaz yakalılar ve orta sınıfların da temsilcisi olduklarını görüyoruz. Gençlik hareketi eylemcileri ve aydınların sosyal demokrat partilerde boy göstermeleri bu süreçten sonra başlıyor.

Avrupa’da sosyal demokrat partiler sivil toplumun içinden çıkıyor. Bilindiği gibi; sivil toplum, devletin dışında şekillenir, ancak siyaset dışında değildir. Devleti denetler, yönlendirir bu özellikleriyle de demokrasinin güvencesidir. Sivil toplumun yarattığı sosyal demokrat partiler üye, örgüt ve program partileridir. Parti politikaları da genel başkanlarca değil, üyelerin katılımı ile aşağıdan yukarıya doğru belirlenir. Tartışmalar demokratik bir ortamda özgürce yapılır. Bu nedenle üyelik nitelik ister. Parti üyeliği partiye kaydolma meselesi değildir, donanım ve sorumluluk isteyen ciddi bir iştir. Partiler okul gibidir ve üyelere, düzenli olarak yapılan eğitimlerle yeni bilgiler verilir. Milletvekili adayları da dahil tüm adaylıklar, üyeler ya da onların temsilcileri tarafından belirlenir. Özellikle delegeleri belirlemede; eş, dost, hısım/ akraba’ dan oluşan mensubiyetler yerine, nitelik, deneyim, liyakat gibi ölçütler dikkate alınır.

Üyeler, toplumla organik bağı olan insanlardır ve parti politikalarının yaratıcılarıdırlar. Dahası, gelirleriyle orantılı olarak ödedikleri aidatlarla parti finansmanını da sağlarlar. CHP Genel Başkanlarından Altan Öymen döneminde, Ankara’da düzenlen ve Avrupa’lı Sosyal Demokrat/ Sosyalist parti temsilcilerinin bir araya geldikleri toplantıda, aday belirleme ve adayın harcamaları ile ilgili sorum üzerine, Alman SDP milletvekilinin cevabı çok anlamlıdır:

-          Aday kendisi ortaya çıkamaz; üye olarak performansına göre, örgütler kendisine teklif götürür

-          Propaganda finansmanı genelde parti ye aittir; aday kendi finansmanını sağlamak isterse, harcamalar için partinin kullanımına kaynak aktarabilir, ancak kendisi bu meblağın yüzde 50’sinden fazlasını harcayamaz

Sosyal demokrat CHP’ye baktığımızda; üye, örgüt, aday belirleme, siyasetin finansmanı gibi konularda Avrupa sosyal demokrat partilerle arasında, hiçbir benzerlik olmadığını görüyoruz.

Avrupa SDP örgütlerinde toplumun her kesimi sorunlarını dile getirebilir, tartışabilir. Partiler forum niteliğindedir. Hiyerarşik olarak salt dikey değil, yatay yapılanmalara da yer verilir.

Günümüzde bilim ve teknolojinin dönüştürdüğü üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak değişen toplumsal yapıya paralel SDP programları, hemen her beş yılda bir gözden geçirilme durumunda. Partiler ayakta kalabilmek için sosyolojik değişimlerin yarattığı yeni sorunlara çözüm üretmek zorunda.

Sosyal demokrat partiler demokrasiyi salt siyasal bir kavram olarak görmüyor, yaşamın her alanına yaymak çabasındalar. Bu nedenle “parti içi demokrasi” önemli. Türkiye’de ise, parti içindeki oligarşik yapı herkesin malumu ve bunu kaldırmadan da “parti içi demokrasi”yi tesis etmek hayal. Bu yapının yarattığı sonuç ise; mensubiyete, aidiyetlere dayalı bir yapı, koşulsuz itaat. Bunlar Türkiye’de genel kabul gören siyasette başarılı olmanın temel ölçütleri.

Yine Avrupa SDP’lerde parti yönetimlerini eleştirmek, alternatif sunmak ve bunları savunmak parti faaliyetlerinin vazgeçilmez bir parçası. Bir örnek daha vermek isterim; yukarıda değindiğim CHP’nin düzenlediği uluslararası toplantıda, “parti disiplin kurulu ve ihraçlar” konusunda sorduğum bir başka soruya ise; İngiliz İşçi Partisi milletvekilinin bırakın soruya cevap vermeyi, soruyu bile anlamakta güçlük çektiğini söylemeliyim. Uzun çabalar sonucu anladığında ise, böyle bir kurulun olmasının mantıksız olduğunu, partilerde parti politikaları eleştirisinin gerekli olduğunu, ayrıca kimsenin inanmadığı bir örgütte olamayacağı için ihraç kavramına bir anlam veremediğini hayretle ifade ettiğini hatırlıyorum. Kısacası; sosyal demokrat partilerde, parti yönetimlerinin eleştirisi, her alanda alternatif önerilerin sunulması ve bunları özgürce savunulması bir gereklilik olarak görülüyor. Bunun yolu da “parti içi demokrasi” nin tesisine bağlı.

Türkiye’de partiler ise lider partileri. Parti politikaları bizdekinin tersine, yukarıdan aşağıya doğru belirleniyor. Ercan Karakaş’ın ifadesiyle “Partilerde lider sultası ve hiyerarşi hakim. Eleştiri hakkının kullanılması sorunlu. Milletvekili adaylarını genellikle lider belirlemekte, üye ve örgütlerin görüşü alınmamakta. Bunlar da partilere olan güveni yok etmekte.”

Bugün Türkiye’de sosyal demokrat bir alternatife şiddetle ihtiyacı var. Halk tabiriyle söyleyelim, halk “tutunacak dal aramakta” . Merkez ve merkez solun yeniden inşası gerek. Batılı anlamda bir siyaset anlayışı ile örgütlenmek ve sosyal taban oluşturmak  gerek.

Hasan Bülent Kahraman’ın  geçenlerde yaptığı ilginç bir tespite yer vermek istiyorum;

“Nasıl Alman SDP Bad Godesberg programında, sosyal demokrasiye Hıristiyan ahlakı üzerinden geçilebileceğine karar verdiyse; Türkiye’de de Müslüman kimliği üzerinden, onun sosyalizan dokusu, paylaşmacı, bölüşümcü anlayışı ile sosyal demokrat zemin oluşturabilirdi”  diyor ve ekliyor: “Laiklik öne çıktığı ve Müslümanlık korkulan bir kavram olduğu için kimse buna cesaret edemedi. Bülent Ecevit’in yıllar sonra ”inançlara saygılı laiklik” söylemi bile iktidar olmasına yetti. Sosyal demokrasinin her şeyi vardı kitlesi, tabanı yoktu”. Bu analizi, nesnel gerçeklik olarak düşünmek zorundayız.

Yine Hasan Bülent Kahraman’ın tespitlerine göre; 1945- 1979 yılları arasında Avrupa’da sosyal demokrat/ demokratik sol partilerin iktidarında uygulanan politikalara baktığımızda,  Ak Parti’nin politikalarına büyük benzerlik gösterdiğini görüyoruz. Sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik sistemine dayanan bölüşümcü, dayanışmacı ve modernleştirici, ancak bir bölümü popülist politikalar.

Ak Parti; siyasal merkezi yeniden inşa etti ve köylülüğün, tarımın, kırsal alanın çözülmesi ile metropollere  gelen milyonlarla organik bağlar kurdu ve onları “Müslüman Kimliği“ üzerinden dönüştürerek  kendine sosyal taban yaptı. Bir başka deyişle, sosyal demokrat bir partinin yapması gerekeni yaptı.

Hatırlayalım Türkiye,  2001’de çok büyük bir ekonomik kriz yaşadı ve ardından yapılan 2002 erken seçiminde parlamentodaki tüm partileri tasfiye etti. Sadece Ak Parti ve CHP parlamentoya girdi. Bu dönemde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın toplumla bağ kurmak, onu anlamak, sorunlarına demokratik temelde bir çözüm üretmek adına hiçbir politika üretmeden, kendisini tümüyle parti içi iktidar mücadelesine yoğunlaştırdığını görüyoruz.

Geçmiş çağın değerleriyle insan yerine devlet merkezli bir politik söylemi dile getirmeye devam eden bir Baykal.

Demokratik değil, bürokratik Cumhuriyeti savunan, halkla inatlaşan bir Baykal.

CHP’nin seçim başarısızlığı ile ilgili olarak sorumluğu kabul etmek yerine medyaya yüklenen ve “Halk bizi anlamadı”  diyen bir Baykal.

Halkın partisi olduğunu söyleyen, ancak halkı şikayet eden bir Baykal.

Bugün, Deniz Baykal’ın hiç de etik olmayan bir senaryo ile tasfiyesi sonrası, büyük umutlarla ve yoğun medya desteği ile Genel Başkan olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun iyi niyeti ve demokrat kimliğine karşın CHP’yi dönüştüremediğini görüyoruz. Dönüştürmesini de beklememeliyiz. Çünkü sorun Deniz Baykal’da değil, onun siyaset anlayışında, onun partiyi yönetim anlayışında. Bugün hala Baykal’ın siyaset anlayışını ve politikalarını benimseyen etkili ve önemli bir grup var CHP’de. Kılıçdaroğlu’nun yaptığı ise, sadece “denge siyaseti” ile grupların üzerinde kalabilmek.

Üretim ve üretim ilişkilerinin radikal değişime uğradığı dünyamızda, yeni ekonomi çalışanların niteliğini de değiştirdi. Çünkü “emek ve enerji yoğun üretimler” yerini katma değeri yüksek “bilgi yoğun üretimlere” bırakıyor. Bunlar bilginin ve onun yarattığı teknolojinin sonucunda ortaya çıktı.

Sonuç olarak; CHP sosyal demokrat bir parti olacaksa; söylemini, politikalarını, örgütlenmesini, yönetim anlayışını yeniden düşünmek zorunda. Günümüzün sosyal demokrat partisi, toplumla organik bağlar kurmalı, öğrenmeyi, dinlemeyi ve çözüm getirmeyi bilmeli. CHP’nin bunu yapmadan Ak Parti’ye karşı iktidar alternatifi olmasını beklemek gerçekçi değil.

Last modified on Cumartesi, 27 May 2017 19:06